Düğünde Karımı Kaybettim - 2
Sabah, güneş perdelerin arasından sızarken uyandım.
Yanım boştu. Çiğdem benden önce kalkmıştı. Mutfaktan gelen hafif sesler vardı; fincanların porselen tınısı, suyun akışı… Ev uyanıyordu ama geceden kalan o tuhaf his hâlâ üzerimdeydi.
Yatakta birkaç saniye daha kaldım. Dün geceyi düşünmemeye çalıştım. Ama düşünmemek, düşünmenin başka bir yoluymuş gibi geldi.
Mutfak kapısında durup onu izledim.
Üzerinde ince, açık renkli bir sabahlık vardı. Altında ne olduğunu bilmiyordum ama kumaş hareket ettikçe vücudunun hatlarını belli ediyordu. Saçları dağınıktı, bilerek değil; uykudan kalma bir hâl. Yüzünde makyaj yoktu. Buna rağmen… geceye göre daha savunmasız, daha gerçekti.
“Uyandırdım mı?” diye sordu beni fark edince.
“Hayır,” dedim.
Ama sesim biraz geç çıktı.
Masaya iki tabak koydu. Kahve hazırlıyordu. Evin içindeki bu gündelik düzen, dün gece yaşanan her şeyi neredeyse silmeye çalışıyordu.
Ama silmiyordu.
Karşıma oturdu. Dizleri sandalyeye çekikti. Sabahlığın kolu omzundan biraz kaymıştı ama düzeltmedi. Farkında değildi belki. Ya da… artık bazı şeylerin farkında olmamayı seçiyordu.
“Bugün çok erken uyandım,” dedi.
Basit bir cümleydi.
Ama yine ben başka şeyler duydum.
“Ben de,” dedim.
Yalandı.
Kahveler geldi. Bir süre sessizce içtik. Sabah sessizliği, gece sessizliğinden çok farklıydı. Daha çıplak, daha açık.
Birden bana baktı.
“Murat,” dedi.
“Hı?”
Gözlerime baktı. Dün akşamki gibi yoklayarak. Cevabımı tartar gibi.
“Dün akşam… sence nasıldım?”
Elimdeki fincanı masaya bıraktım.
“Nasıldın derken?” dedim.
Yine zaman kazanmak için.
Omuz silkti.
“Bilmiyorum,” dedi. “Kalabalıktı. Biraz dağıldık. Sen uzaktaydın. Ben de.”
Bu kez “ben de” daha netti.
“Güzeldin,” dedim.
Bu, sabah için de geçerliydi.
Ama yetmediğini ikimiz de biliyorduk.
“Yani…” dedi, sesi hâlâ yumuşak ama bilinçli,
“fazla mı dikkat çekiyordum?”
Kahvaltı masasındaki bu soru,
geceye göre daha tehlikeliydi.
Çünkü kaçacak yer yoktu.
“İnsanlar bakar,” dedim.
“Normal.”
Gülümsedi. Küçük bir gülümseme. Geceden kalan bir şey gibi.
“Rahatsız oldun mu?” diye sordu.
O an fark ettim.
Bu soru artık sadece masum değildi.
“Garipti,” dedim.
“Alışık değilim.”
Başını salladı.
“Ben de değilim,” dedi.
Ama sabah ışığında, bu cümle daha az inandırıcıydı.
Ayağa kalktı. Boş fincanları aldı. Sessizleşti.
Kahvaltıdan sonra evin içi bana dar gelmeye başladı. Her köşe, her sessizlik aynı soruyu fısıldıyordu. Çiğdem’in rahatlığıyla benim içimdeki düğüm yan yana duramıyordu artık.
“Akşam dışarı çıkalım mı?” dedim.
Bunu söylerken niyetim netti: normale dönmek.
“Olur,” dedi hemen.
Tereddüt etmedi. Bu da beni şaşırttı.
Şehrin biraz dışında, şık ama abartısız bir restorana gittik. Masalar birbirinden uzak, ışıklar loştu. İnsanların birbirini görüp duymasına izin veren ama her şeyi ortaya dökmeyen bir yer.
Çiğdem yine sadeydi. Ama sadeliği, o mekânda bile dikkat çekiyordu. Garsona sipariş verirken sesi netti. Kendinden emindi. Benim yanımda olmasına rağmen, tek başına da ayakta durabilecek bir hâli vardı.
Abartıyorsun, dedim kendime.
Bu sadece senin zihnin.
Yemekler gelmeden önce etrafı şöyle bir süzdüm.
Ve o an…
Onu gördüm.
Düğündeki yabancı.
Aradan günler geçmemişti ama onu tanımamak mümkün değildi. Aynı duruş. Aynı sakin özgüven. Bu kez yalnız değildi; karşısında biri vardı ama sohbeti sürükleyen taraf yine oydu.
Kalbim hızlandı.
Çiğdem henüz fark etmemişti. Ya da fark etmişti de belli etmiyordu. Hangisi daha kötüsüydü, bilmiyorum.
Bakışlarım istemsizce oraya kaydı.
Ve tam o sırada…
o da baktı.
Göz göze geldik.
Tanıdı.
Hiç tereddütsüz.
Bakışını kaçırmadı. Hafifçe başını salladı. Selam verir gibi değil, hatırladığını belli eder gibi.
Çiğdem başını kaldırdı.
“Bir şey mi oldu?” diye sordu.
“Yok,” dedim hızlıca.
Ama sesim beni ele verdi.
Gözleri benim baktığım yöne kaydı.
Ve onu gördü.
Yüzünde ani bir şaşkınlık belirmedi. Kaşları kalkmadı. Sadece… çok kısa bir duraksama oldu. Neredeyse fark edilmeyecek kadar.
Sonra bana baktı.
Bir şey söylemedi.
Ama o sessizlik…
düğündeki tüm sorulardan daha ağırdı.
Garson geldi, siparişler alındı. Biz konuşuyorduk ama kelimeler masaya tam oturmuyordu. Sanki aramızda üçüncü bir kişi daha vardı. Görünmeyen ama hissedilen.
Yemeklerin yarısı bitmişti.
Çiğdem peçetesini masaya bıraktı, hafifçe bana doğru eğildi.
“Ben bir tuvalete gideyim,” dedi.
Ses tonu sıradandı. Ne aceleciydi ne de özellikle yumuşak.
“Tabii,” dedim.
Ayağa kalkarken çantasını aldı. Sandalyeyi geri iterken göz ucuyla etrafı süzdüğünü fark ettim mi, yoksa bunu ben mi uydurdum, emin olamadım. Gidişi sakindi. Arkasından bakmamaya çalıştım ama bakmamek daha çok dikkatimi çekti.
Masada yalnız kalınca telefonu elime aldım.
Refleks gibiydi.
Ekranı kaydırdım. Bildirim yoktu. Saate baktım. Sonra anlamsızca bir iki uygulama açtım. Aslında hiçbirine odaklanmıyordum. Zihnim başka bir yerdeydi.
Saçmalıyorsun, dedim kendime.
Yemek yiyorsunuz sadece.
Başımı kaldırdım.
Ve o an…
Masamızın çaprazındaki yer boştu.
Az önce orada oturan adam yoktu. Sandalye itilmişti. Ceket de görünmüyordu. Karşısındaki kişi de kalkmış olmalıydı; masa tamamen terk edilmişti.
İçimde soğuk bir şey gezindi.
Etrafıma baktım. Bar tarafına, kapıya, koridora…
Yoktu.
Saatime baktım. Çiğdem daha yeni kalkmıştı. En fazla bir–iki dakika olmuştu.
Tesadüf dedim.
Demek istedim.
Ama zihnim o kelimeyi kabul etmedi.
Telefonu masaya bıraktım. Artık bakamıyordum. Sandalyemde geriye yaslandım ama rahatlayamadım. Göğsümde hafif bir baskı vardı. Sanki bir şey tam söylenmeden havada asılı kalmıştı.
Tuvaletlerin olduğu koridora baktım.
Giriş kapısı yarı kapalıydı. İçeriden ses gelmiyordu. Garsonlar geçip gidiyordu ama kimse dikkat çekmiyordu.
Abartma, dedim kendime bir kez daha.
Ama bu sefer içimden değil, dudaklarımı kıpırdatarak söyledim.
Bir süre sonra Çiğdem geri döndü.
Yürüyüşü aynıydı. Yüzünde telaş yoktu. Saçını kulağının arkasına attı, sandalyeye oturdu.
“Beklettim mi?” diye sordu.
“Yok,” dedim.
Gözlerimi yüzünde gezdirdim.
Bir değişiklik var mıydı?
Makyajı aynıydı. Saçı biraz daha gevşek duruyordu belki. Ya da ben artık her ayrıntıyı fazla mı okuyordum?
O sırada garson masaya yaklaştı.
“Devam edelim mi?” diye sordu.
Çiğdem bana baktı.
“Devam edelim,” dedi.
Sesindeki rahatlık…
beni daha çok huzursuz etti.
Yabancı adamdan bahsetmedim.
O da etmedi.
Eve döndüğümüzde saat çok geç değildi ama gün sanki uzamıştı. Kapıyı ben açtım. Çiğdem çantasını sehpanın üzerine bıraktı, montunu çıkarırken arkasını dönmüştü.
“Ben üstümü değiştirip geliyorum,” dedi.
Yatak odasına doğru yürürken montu koltuğun arkasına bıraktı. Gelişigüzel. Her zamanki gibi.
Ben salonda kaldım.
Ayakkabılarımı çıkardım. Ceketimi askıya astım. Mutfağa gidip kendime su aldım. Her şey normaldi. Fazla normal.
Sonra…
Mont yere doğru kaydı.
Koltuğun arkasından düşmedi ama bir cebi dışa doğru döndü. İçinde sert bir şeyin çizgisi belli oluyordu. Anahtar gibi değildi. Telefon da olamazdı, yanındaydı.
Yaklaşmam gerekti.
Bakma, dedim kendime.
Saçmalıyorsun.
Ama elim montun cebine gitti.
Parmaklarım ince, köşeli bir karta dokundu.
Çıkardım.
Kartvizitti.
Kalın, mat bir kâğıt. Üzerinde sade ama pahalı görünen bir yazı tipiyle bir isim vardı:
Arda Çelik
X** **Otomobil Galerisi
Adres satırını okuduğumda içimden bir şey koptu.
Çünkü adres tanıdıktı.
Fazlasıyla tanıdık.
Kartviziti masaya koyup adrese tekrar baktım. Sokak adı. Numara. Aynı cadde.
Düğüne gittiğimiz kuzenimin dükkânı…
o adresin en fazla iki sokak ötesindeydi.
Bir tesadüf daha.
Ama artık tesadüfler üst üste binmeye başlamıştı.
Kartviziti avucumda evirip çevirdim. Arka yüzünde not yoktu. Numara yazılıydı. Temiz. Kendinden emin.
Çiğdem odadan seslendi:
“Murat?”
“Geliyorum,” dedim.
Çiğdem salona çıktığında üstünü değiştirmişti. Rahat bir eşofman, saçları toplanmış. Gözleri kartvizite takıldı mı bilmiyorum ama yüzü değişmedi.
“Yarın,” dedim, sesim düşündüğümden daha sakin çıktı,
“kuzenime uğrayacağım.”
“Hangisine?” diye sordu.
“Düğünü olan,” dedim.
“Dükkânına.” "Bir şey lazım mı bir soralım."
Ertesi gün dükkânın önüne geldiğimde içimde garip bir sıkışma vardı. Camdan içeri baktım. Kuzenim masasında oturuyordu.
Ve tam o anda…
Kapı açıldı.
İçeriden biri çıktı.
Adımlarını tanıdım. Duruşunu. Omuzlarını.
Restorandaki adam.
Düğündeki yabancı.
Göz göze gelmedik. Beni fark etmedi ya da fark etmemeyi seçti. Telefonunu kulağına götürüp uzaklaştı.
Bir an olduğum yerde kaldım.
Sonra içeri girdim.
Kuzenim başını kaldırdı, gülümsedi.
“Abi, hoş geldin.”
Sesim boğazımda düğümlendi ama kendimi tuttum.
“Az önce çıkan adam,” dedim.
“Kim o?”
Kuzenim duraksadı. Gülümsemesi yüzünde asılı kaldı ama gözleri değişti. Masaya yaslandı.
“Onu konuşacaktık aslında,” dedi.
“Seni arayacaktım.”
Bu cümle…
Beni asıl orada sarstı.
“Neden?” dedim.
“Ne konuşacaktık?”
Derin bir nefes aldı. Sesini alçalttı.
“Arda,” dedi.
“Bizim ortak iş yaptığımız X Galerisi var ya… sahibinin oğlu.”
Adını duymak, kartvizitteki yazıyı tekrar görmek gibiydi.
“Şımarık,” diye devam etti,
“parasıyla, soyadıyla gezen, başına buyruk bir tip. Babasını davet etmiştik aslında düğüne. Gelemedi. Temsilen oğlunu gönderdi.”
Durdu.
Ben bir şey demedim.
“Düğünde,” dedi sonra,
“senin eşinle tanışmışlar.”
Sözünü kestiğini hissettim.
“Eee?” dedim.
“Çiğdem’le ne alakası var? Devam etsene.”
Yüzü gerildi. Artık kaçamayacağını anladım. Sesini biraz daha kıstı.
“Abi…” dedi.
“Bu çocuk düğünde sınırı aşmış.”
Kalbim hızlandı.
“Kabinlerin olduğu taraf var ya,” dedi, gözlerime bakmadan,
“bir ara oraya geçmişler.”
Sessizlik.
“Sonra,” diye devam etti,
“bana geldi. Açık açık konuştu.”
Yutkundu.
“Çiğdemi siktiğini söyledi abi.” dedi.
O an nefes almayı unuttum.
“Çok etkilendiğini, onunla tekrar görüşmek istediğini… hatta seni bu duruma alıştırmak istediğini söyledi.” diye devam etti.
Başımı kaldırdım.
“Ne demek istiyorsun?” dedim.
Artık saklamadı.
“Seni ikna etmem için geldi bana, Murat,” dedi.
“Bu işin devamı olsun istiyor.”
“Saçmalama,” dedim.
Sesim beklediğimden daha sert çıktı. Hatta biraz fazla. Kendimi savunur gibiydim ama aslında onu değil, kafamın içindekileri susturmaya çalışıyordum.
“Bu mümkün değil,” diye devam ettim.
“Çiğdem böyle bir şey yapmaz. Sen yanlış anlamışsındır. O çocuk da abartıyordur.”
Kuzenim bir şey demedi hemen. Yüzüme baktı. Öyle uzun uzun değil… ama yeterince.
“Murat,” dedi sonunda,
“ben de öyle olmasını isterdim.”
Elimi havada salladım.
“Bak,” dedim,
“o gece kalabalıktı. Herkes içkiliydi. İnsanlar yan yana gelir, konuşur. Bundan bin tane hikâye çıkar. Ama bu… bu başka bir şey. Eşimden bahsediyorsun.”
Sesimdeki titremeyi ben bile fark ettim.
Kuzenim derin bir nefes aldı. Cebinden telefonunu çıkardı ama hemen uzatmadı. Ekrana baktı, sonra tekrar bana.
“Ben sana bunu anlatmasaydım,” dedi,
“bir noktada yine önüne gelecekti.”
“Ne demek o?” dedim.
Telefonu açtı. Parmakları ekranda birkaç saniye gezindi. Sonra başını kaldırdı.
“O gece,” dedi,
“Arda… her şeyi sadece anlatmadı.”
Kalbim hızlandı.
“Ne yaptı?” diye sordum, ama cevabı duymak istemediğim hâlde sormuştum.
“Bir kayıt var,” dedi.
“Kısa. Işık kötü. Yüzler tam net değil.”
Durdu.
“Ama yeterince net.”
Boğazım kurudu.
“Yok artık,” dedim.
“Beni bununla mı ikna etmeye çalışıyorsun?”
Başını iki yana salladı.
“Hayır,” dedi.
“Ben seni ikna etmeye çalışmıyorum.”
Telefonunu bana doğru çevirmedi. Sadece ekranına baktı.
“Gerçeğin kendisi,” dedi,
“bunu yapıyor.”
Bir titreşim sesi geldi.
WhatsApp.
Telefonum cebimdeydi.
Ekran yandı.
Kuzenimin adı.
Altında tek bir bildirim:
📎** **Video
O an zaman durdu.
Ekrana dokunmadım.
Dokunamadım.
“Bakmak zorunda değilsin,” dedi kuzenim.
“En azından şimdi değil.”
Ama ikimiz de biliyorduk:
O video artık cebimdeydi.
Dükkandan çıktım. Hemen arabayı sürmeye başladım. Issız insandan uzak bir yere doğru. Videoyu izlersem kimse görmemeliydi.
Gideceğim yere vardım.
Videoyu açmam birkaç saniye sürdü.
Parmağım ekrana dokunduğunda ilk gelen şey görüntü değil, ses oldu.
Boğuk, kapalı bir alan sesi. Uzakta müzik vardı. Düğün salonundan sızan ritim… Tanıdıktı.
Görüntü titriyordu.
Sanki aceleyle çekilmişti. Gizlice.
Önce hiçbir şey anlayamadım.
Karanlık bir köşe. Duvarın bir kısmı. Işık düzensizdi.
Sonra bir hareket…
Bir siluet öne doğru geldi.
Kalbim o an hızlandı.
Kamera biraz daha sabitlendiğinde yeşil bir kumaş seçtim. Düğünde Çiğdem'in üstünde olan o açık renkli elbisenin kumaşıydı.
“Hayır,” dedim içimden.
“Bu olabilir ama olmak zorunda değil.”
Ama video devam etti.
Kadrajda şimdi iki kişi vardı.
Birinin yüzü tam görünmüyordu. Sadece çene hattı, sakal çizgisi.
Yabancı adamın yüzünü düğünde birkaç saniye görmüştüm.
Buradakiyle örtüşüyordu.
Diğeri…
Kameranın açısı değiştiğinde, saçlar göründü.
O saçları bin kere görmüştüm.
Ensesinden kıvrılan o dalga…
Tokasını çıkardığında omzuna düşen şekli…
Çiğdem.
Nefesim kesildi.
Birlikte kabine girdiler. Kabine girdiklerinde sesleri net olmasada duyulmaya başladı. "Ohh, taş gibisin güzelim" diyordu Arda.
Kıkırdayarak gülen kadın sesi, o ses Çiğdem'in sesiydi. Bir anda öpüşme sesleri gelmeye başladı. Çok uzun sürmedi öpüşme. Az sonra omuzlarından bastırarak karımı önüne diz çöktürmüştü bu şımarık zengin çocuğu.
Sikini çıkarıp karımın dudaklarına sürmeye başladı. Çiğdem asla karşı çıkmıyor gülerek dudaklarına sürülen koca aletin başının ağzına girmesi için dudaklarını aralıyordu. Biraz sonra Arda'nın benimkiyle kıyaslandığında çok daha heybetli ve dev siki karımın ağzını sikmeye başlamıştı. Çiğdemin zevkten gözleri kayıyor. Arda "yala, orospum benim, iyice al ağzına daha derine" diye inliyordu. Arda derine dedikçe Çiğdem daha da derine almak için kafasını bastırıyordu.
Biraz sonra "Hadi arkanı dön kahpe" diye bir emir geldi Arda'dan. Çiğdem hemen yine kıkırdayarak ayağa kalktı. Biz sevişirken öpmeye bile kıyamadığım karım ona kahpe, orospu diye hakaret eden bu adamın her dediğini yapıyordu. Arkasını dönüp zaten çok uzun olmayan elbisesinin eteğini beline kadar sıyırdı. Ellerini kabine dayayarak bacaklarını iki yana açtı. Ayağındaki topuklu ayakkabılar belini de dikleştirdiği için amı tam olarak Arda'nın sikinin hizzasındaydı.
Arda elini Çiğdem'in amına atarak "Off, şelale amına koduğumun karısının amı" diyerek sikini dayadı. Artık namusumun duvarlarını yıkıyordu. Az sonra karımın amını sikecekti. Bunu kaydettiği videoyu bana ulaştırması için kuzenime göndermişti. Bende oturmuş bunu izliyor ve istemsiz sertleşiyordum. Arda sikini bastırıp Çiğdem'den derin bir inleme sesi geldi. "Ohhh, çok büyük harika." diye.
Arda "Kocanı doğru seçseydin kahpe" dedi. Çiğdem gülerek "Olsun, kocam olmasada bu yarak beni sikiyor." dedi. Arda gidip gelmeye devam ederek "Kocan'da böyle sikiyor mu?" diyerek o klasik aşağılama sorusunu sormuştu. İzlediğim tüm pornolarda en fazla "böyle sikse sana mı verirdim" şeklinde cevaplar verilirken.
Çiğdem "O ibne anca götünü böyle parmaklıyordur. Siki kalksa hemen boşalıyor yada hiç kalkmıyor. Senin yanında erkek mi o" şeklinde bir cevap verdi. Bu cevabı duyduğumda başımdan aşağıya kaynar sular döküldü. Karımın gerçek düşünceleri mi buydu yoksa sadece arkasında ki aygırı daha da hırslandırmak için mi böyle söylüyordu.
Çok geçmedi Arda "O zaman kocana bir hediye gönderelim" diyerek sikini Çiğdem'in amından çıkarıp külodunda tam amına denk gelecek yere doğru boşaldı. Çiğdem de hemen külodunu çekti. Kabinden çıkarken hala video çekmeye devam ediyordu Arda.
Çiğdemin yürüyüşüne kadar çekmişti. Sigara içerken karşılaştığım çocuk ordaydı, videoda görünüyordu. Kabinde olanları duymuş muydu bilmiyorum ama kabinden çıkan bir kadın ve adamı gördüğünde ne yapıldığı az çok belliydi.
Belli ki o yüzden bana o imalı soruları sormuştu. Muhtemelen bizi yanyana görmüş karım olduğunu anlamıştı.
Karım iç çamaşırını yatak odasında ortada bilerek bırakmıştı. Benim kurumuş dölleri görmem için.
Aman Allahım ne yaşıyordum ben.
***
Devam edecek
Posted Dec 30, 2025, 8:55 PM UTC