Aysun 3
Banyonun buharlı havasında, sıcak suyun altında dizlerimin üzerine çökmüş haldeyken dünya bir süreliğine durmuş gibiydi. İçimde olan dolgunluk, hayatımda daha önce hiç hissetmediğim kadar derin bir sarsıntı bırakmıştı arkasında. Amımı okşadığımda yaşadığım o kısa süreli patlamalara hiç benzemiyordu bu; bu, kemiklerime kadar işleyen, tüm bedenimi bir yay gibi gerip sonra boşluğa bırakan devasa bir fırtınaydı.
Nefesim yavaş yavaş düzene girerken, o pürüzsüz bedenimden milim milim çıkardım. O an hissettiğim o boşluk bile farklıydı; sanki içimde yeni bir alan, yeni bir derinlik keşfetmiştim. Duşun altında kendimi temizlerken aynadaki buğulu aksime baktım. Yanaklarım al al olmuş, bakışlarımdaki o çocuksu ifade tamamen silinmişti.
Yatağıma uzandığımda, tenimin üzerindeki o tatlı yorgunlukla beraber tek bir şey düşündüm: "Bir kadın neden bir erkeğe ihtiyaç duyar ki?"
İnternette okuduğum o 25-30 santimlik yalanlar, o bitmek bilmeyen "7-8 posta" palavraları... Hepsi gözümde birer toz bulutuna dönüştü. O kasım kasım kasılan erkek bedenleri; benim kendi ellerimle, ulaştığım bu kusursuz hazzın yanına bile yaklaşamazdı. Bir erkekle yaşanacak her şeyde hayal kırıklığı, ter, yetersizlik ve o bitmek bilmeyen "acemilik" korkusu vardı. Ama burada, kendi odamda, her şey benim kontrolümdeydi.
Müge Abla’nın "ulaşılamaz ol" dersini şimdi çok daha derin bir yerden anlıyordum. Erkeklere mesafeliydim çünkü onlara muhtaç değildim. Onlar peşimden koşarken, ben kendi iç dünyamın kraliçesiydim. Kendi bedenimi, dışarıdaki hiçbir erkeğin cesaret edemeyeceği kadar vahşi ve bir o kadar da profesyonel bir şekilde keşfetmiştim.
Ertesi gün salona gittiğimde, üzerimde o tuhaf, daha önce hiç tatmadığım bir yorgunluk vardı. Yürürken her adımda, o ilk deneyimin bıraktığı o tatlı ama keskin sızıyı hissediyordum. Kendi içimde yaşadığım o büyük sırrın dışarıdan fark edilebileceği aklımın ucundan bile geçmemişti.
Öğle arası Müge Abla müşterisiyle ilgilenirken, Buse ile mutfakta baş başa kaldık. Buse kahvesinden bir yudum aldı, beni baştan aşağı süzdü ve o her zamanki muzip, bir o kadar da arsız gülümsemesiyle fısıldadı:
— Aysun, tatlım... Erkek arkadaşına söyle, bir dahaki sefere bu kadar zorlamasın seni. Yazıktır, canın çıkmış.
Duyduğum sözle başımdan aşağı kaynar sular döküldü. Yüzümün alev alev yandığını hissedebiliyordum.
— Abla, ne alakası var? Yok öyle bir şey, kimse yok hayatımda, dedim kekeleyerek.
Buse kahkahayı patlattı, sandalyeye iyice yaslanıp bana göz kırptı:
— Kızım beni mi yiyorsun? Biz bu yollardan geçeli çok oldu. Götten sikilen kadının yürüyüşü hemen belli olur. Bak kendine; bacaklar hafif ayrık, o göt biraz geride... Dün dimdik, tıkır tıkır yürüyordun, şimdi her adımda yüzün hafif ekşiyor. Belli ki dün gece sağlam bir mesai harcanmış o tarafta. Acıyor herhalde, ha?
Yerin dibine girmek istiyordum. Kendi parmağımla, o mutfaktaki salatalıkla yaptığım şeyi Buse kaba bir tabirle ama doğru bir teşhisle yüzüme vurmuştu. Hiçbir şey diyemedim, sadece başımı öne eğdim. Buse’nin bu tespiti beni hem utandırmış hem de uyandırmıştı.
O gece yaşadığım o anal orgazmın şiddeti, beynimi uyuşturan o muazzam haz hâlâ hafızamdaydı; ama Buse’nin söyledikleri işin madalyonunun öbür yüzünü göstermişti. O zevk ne kadar büyüleyici olsa da, vücudumun buna bir alışma süreci vardı. Salatalıkla bile olsa, kontrolsüzce yapılan o denemeler beni hem yürüyüşümden ediyor hem de profesyonel maskemi düşürüyordu.
"Demek ki," diye düşündüm kendi kendime, "bu işi her gece, her gece böyle vahşice yapmamak lazım." En azından o bölge iyileşene kadar kendimi dinlendirmeli, Müge’nin öğrettiği o "asil" yürüyüşü bozacak kadar ileri gitmemeliydim. Haz güzeldi ama bu hazzın bedeli olan o "göze çarpan sızı", gizemimi ele verecek en büyük düşmanımdı.
Buse’nin o alaycı uyarısı kulaklarımda çınlasa da, "Bir daha bu kadar zorlamayacağım," diye kendime verdiğim sözleri tutmak her geçen gün daha da zorlaşıyordu. Çünkü o dolgunluk hissini bir kez tatmıştım; amımı okşamak artık susuzluğunu sadece bir damla suyla dindirmeye çalışmak gibi yetersiz geliyordu. Vücudum bu yeni hazza o kadar çabuk uyum sağlamıştı ki, birkaç denemeden sonra o ilk günkü yırtılma hissi yerini esnek bir bekleyişe bırakmıştı.
Haftalık izin günümde, mahalledeki manavın önünden geçerken tezgahtaki bir grup sebze aniden dikkatimi çekti. Bunlar, o bildiğim devasa, kaba patlıcanlardan değildi. İnce, parmak kadar küçük ve yüzeyleri ipek gibi parlayan, koyu mor renkli küçük patlıcanlardı. Durup onlara bakarken manavın sesiyle irkildim:
— Buyur kızım, taze bunlar. Lazım mı?
— Bunların cinsi ne böyle? Neden bu kadar küçükler? diye sordum, sesimdeki merakı gizlemeye çalışarak.
— Onlar turşuluk kızım, o yüzden böyle küçük ve körpe kalırlar. Tadı da çok yumuşaktır, dedi adam.
Benim aklımda ise tadı değil, dokusu vardı. Salatalığın o bazen pütürlü, bazen suyla vıcık vıcık olan yapısına göre bu küçük patlıcanlar çok daha pürüzsüz ve dokunulduğunda hafif esnek, kadifemsi bir yumuşaklığa sahipti. Hemen bir miktar alıp eve koştum.
Eve girer girmez banyoya daldım. Sıcak suyun altında o turşuluk patlıcanı elime aldığımda yanılmadığımı anladım. Salatalık gibi sert ve inatçı değildi; vücudumun kıvrımlarına uyum sağlayacak bir yumuşaklığı, ama aynı zamanda o dolgunluğu hissettirecek bir formu vardı. Üzerine biraz yağ sürüp yavaşça kendimi hazırladığımda, içeri girişi o kadar zahmetsiz oldu ki şaşkınlıktan nefesim kesildi.
O pürüzsüz, ipeksi kabuk, içimdeki dokulara değerken salatalığın verdiği o kaba sürtünme hissini tamamen unutturmuştu. Daha yumuşak olduğu için içimde hareket ettikçe her noktaya tam temas ediyor, uyardığı sinir uçlarım beynime adeta havai fişekler gönderiyordu. Salatalıkla yaşadığım "başarma" hissi yerini, bu sefer saf ve rafine bir "zevk" fırtınasına bırakmıştı.
İleri geri hareketlerim hızlandıkça, patlıcanın o kendine has dokusu ve içimdeki sıcaklıkla birleşen kayganlığı beni banyoda ayakta duramaz hale getirdi. Bu sefer acı yoktu, sadece amımı okşadığımda hissettiğim o yüzeysel hazla birleşen, derinlerden gelen muazzam bir doygunluk vardı. Anal orgazmın o sarsıcı dalgası beni bir kez daha vurduğunda, Buse’nin yürüyüşüm hakkındaki uyarıları umurumda bile değildi.
Doğa bana salatalıktan çok daha iyi bir "arkadaş" sunmuştu. Banyodan çıkarken aynada kendime baktığımda, o "turşuluk" patlıcanların hayatımın en tatlı sırrı olacağını biliyordum.
Evde tek başıma olduğum o sakin tatil günlerinden biriydi. Dışarıyla bağımı koparmış, yine o yasaklı sitelerin karanlık ve kışkırtıcı dehlizlerine dalmıştım. Bu sefer anal bir deneme yapmıyordum; yatağın üzerine uzanmış, parmaklarımla amımın o en hassas noktasında geziniyor, ekranın karşısında kendimi kaybetmeye başlıyordum. Tam o yoğunlaşma anında, vücudumdaki sıcaklık doruğa çıkmışken kapının o gürültülü zili patladı.
"Sırası mı şimdi! Tam zamanını buldu..." diye homurdandım kendi kendime. İçimdeki o heyecan yerini ani bir gerginliğe bıraktı. Aceleyle yataktan fırladım, kenara attığım külotumu ve eşofman altımı üstünkörü üzerime çektim. Saçımı başımı ellerimle şöyle bir düzeltip, yüzümdeki o kızarıklığın geçmesini umarak kapıya yöneldim.
Kapıyı açtığımda karşımda mahalleden komşularımız Hatice ve Semra teyze ile onların kızları Meryem ve Sevgi’yi gördüm. Ellerinde tepsi tepsi, dumanı üzerinde tüten hamur işleri ve böreklerle öylece duruyorlardı.
— Hayırdır inşallah? dedim, şaşkınlığımı gizleyemeyerek.
Hatice Teyze, o bildik anaç tavrıyla gülümsedi:
— Kızım, baban vefat ettiğinden beri şöyle ağız tadıyla kapını çalıp bir hâlini hatrını soramadık. Cenazede kalabalıktı, sonra da araya zaman girdi. Bugün 'hazır Aysun evdeyken gidelim, bir çayını içelim' dedik.
Bir an ne diyeceğimi bilemedim. İçerideki yarım kalmış zevkim ve o sitelerin açık olduğu telefonum aklıma gelince hafif bir panik yaşasam da, babamın ölümünden beri ilk defa birilerinin beni gerçekten "merak edip" gelmiş olması kalbimi yumuşattı. Şaşkınlığımı üzerimden atıp onları içeri buyur ettim.
Onlar salona geçerken ben hemen mutfağa seğirttim. Bir yandan "Tam vaktinde geldiniz gerçekten!" diye içimden kızıyor, bir yandan da o koca evin sessizliğini bozan bu insan seslerine garip bir mutluluk duyuyordum. Çay suyunu koyup salona döndüğümde, tipik bir mahalle kadını muhabbetinin içinde buldum kendimi.
Eskilerden, babamın iyiliklerinden konuştuk. Semra Teyze mahalledeki yeni dedikoduları patlattı; kim kiminle kaçmış, kimin gelini kiminle kavga etmiş... İki saat boyunca o kasvetli salon, sanki babam sağmış gibi canlandı. Kahkahalar, hüzünlü anılar birbirine karıştı. Muhabbetin sonunda Hatice Teyze, Semra’ya dönüp:
— Hadi biz kalkalım artık, akşam yemeği telaşı başlar, dedi.
Sonra kızları Meryem ve Sevgi’ye döndü:
— Siz biraz daha oturun kızım, Aysun'la akran sayılır dertleşirsiniz. Akşama doğru gelirsiniz eve.
Büyükler gittiğinde, salonda Meryem, Sevgi ve ben baş başa kalmıştık. Onların da benim gibi Müge’nin salonuna ve o ışıltılı dünyaya dair meraklı soruları olduğunu bakışlarından seziyordum. Ama asıl bomba, muhabbetin devamında patlayacaktı.
Anneleri kapıdan çıkar çıkmaz salonun havası bir anda değişti. O ağır, hüzünlü komşu teyze atmosferi gitti; yerine merak ve heyecan dolu bir genç kız muhabbeti geldi. Sevgi, annesinin gidişini fırsat bilip koltukta bana doğru iyice yaklaştı.
— Hadi anlat bakalım Aysun, dedi gözleri parlayarak.
— Neyi anlatayım Sevgi? Ne oldu ki? diye geçiştirmeye çalıştım ama yemedi.
— Kızım, bir anda nasıl değiştin böyle? Okulda kimseyle çıktığın da yoktu. Bir senede
serpildin, güzelleştin. Kim bu zengin adam? Sana bu pahalı elbiseleri alan, kuaför masraflarını karşılayan kim? Saklama bizden.
İçimden bir kahkahayı bastırdım. Müge’nin bana öğrettiği o "gizem" mahallede ne senaryolara yol açmıştı.
— Ne zengin erkeği Sevgi? Ben çalışıyorum ya, kendi paramı kazanıyorum. Müge Abla’nın salonundayım her gün, dedim.
Meryem araya girip, "Bizden sır çıkmaz Aysun, korkma," dedi muzipçe. "Ama sen daha çalışmaya başlamadan, o cenaze evinde bile bambaşkaydın. Yeme bizi, mutlaka arkanda güçlü biri var."
Onların bu kadar emin konuşması beni hem eğlendiriyor hem de ne kadar başarılı bir imaj çizdiğimi kanıtlıyordu. Ama ne kadar ısrar etseler de ketum davranmaya devam ettim. Müge’nin altın kuralını bozmaya niyetim yoktu: Sırrın, senin gücündür.
Ben susmaya devam edince Sevgi pes etmedi, sesini daha da alçalttı:
— Tamam, şöyle yapalım o zaman... Bir anlaşma. Biz sana en büyük sırrımızı söyleyeceğiz, karşılığında sen de bize anlatacaksın. Tamam mı?
Meryem bir anda panikle Sevgi’ye baktı. "Sevgi saçmalama!" der gibiydi ama sadece fısıltıyla, "Sadece TikTok..." diyebildi.
İşte bu, tüm dikkatimi bir anda dağıttı. Evde kendi kendime yaşadığım o gizli dünya, çektiğim o yalnızlık ve merak duygusu bir anda bu "sır" teklifiyle alevlendi. Meryem’in panik hali, Sevgi’nin kararlılığı... Mahallenin o "uslu" kızlarının altında başka bir şeyler olduğu belliydi.
Geriye doğru yaslanıp kollarımı göğsümde kavuşturdum, bakışlarımı üzerlerine diktim:
— Ne sırrı o? TikTok ile ne alakası var? Anlatın bakalım, eğer gerçekten büyük bir sırsa ben de size bir şeyler çıtlatırım belki.
Meryem ve Sevgi birbirlerine baktılar. Mahallenin muhafazakar, kendi halindeki kızlarının telefonlarının ardında sakladıkları o dünya, benim koca evimin salonunda dökülmek üzereydi.
Sevgi, bir sırrı vermenin heyecanıyla yerinde duramayarak anlatmaya başladı. İlk başlarda yüzlerine maske takıp TikTok’ta yayın açtıklarını, sadece dans edip sohbet ettiklerini söyledi.
"Başta her şey çok masumdu Aysun," dedi Sevgi. "Küçük küçük hediyeler geliyordu, hoşumuza gitti. Kolay para tatlı geldi. Ama sonra izleyiciler azıttı. 'Dans et, kalçana şaplak at, birbirinizi öpün' demeye başladılar. Biz de elbiselerimiz üzerimizdeyken bunları yaptık. Fakat bir süre sonra iş 'Sütyen-külotla yayın yapın' noktasına geldi. Özelden mesaj atanlar, IBAN isteyenler, 'WhatsApp üzerinden özel şov yapın para atalım' diyenler doluştu. Biz hiçbirini kabul etmeyince, o yüzlerce kişiden sadece 3-4 kişi gerçekten hediye atmaya devam etti. Onlar da çekilince yayınlar boşa dönmeye başladı, biz de bıraktık."
Ben hafif bir gülümsemeyle arkama yaslandım. "Eee?" dedim. "Bunda bir şey yok ki. TikTok’ta herkes bir şeyler yapıyor. Meryem niye 'Sadece TikTok' diye panikledi o zaman? Asıl o kısmı anlatırsanız, ben de size kendi sırrımı çıtlatırım."
Sevgi çekinerek Meryem’e baktı. Meryem, "Aman, sen bilirsin" dercesine başını çevirdi, artık vazgeçmişti. Sevgi sesini daha da alçaltarak devam etti:
"Yayın sırasında birbirimizi öpüp, elbise üzerinden şaplak atıyorduk ya... Yayın bitince o hava dağılmadı. Bir süre sonra yayın kapansa da biz devam etmeye başladık. Önce uzun uzun öpüşmeler, sonra sütyen ve külot üzerinden birbirimizi okşamalar derken... Biz bildiğin lezbiyen olduk Aysun."
Ben alaycı bir tavırla araya girdim. "İki ellemeyle, birkaç öpücükle lezbiyen mi olunurmuş?"
Sevgi, Meryem’in "Sakın söyleme!" diye fısıldamasına rağmen iyice açıldı:
"Öyle kalmadı işte! Başta öyleydi ama sonra her şeyi çıkardık. Çırılçıplak... Meme, am, göt... Birbirimizin vücudunda dilimizin değmediği yer kalmadı. Her şeyi ama her şeyi yaptık."
Sevgi anlatmayı bitirip derin bir nefes aldı ve gözlerini dikip bana baktı. "Hadi bakalım, şimdi sıra sende. Anlat bakalım senin gizli dünyanda neler var?"
Meryem ise kıpkırmızı olmuş, elleriyle yüzünü kapatmış şekilde mırıldandı:
"İnşallah anlattığına değer Aysun... Yoksa boşu boşuna rezil olduğumuzla kalacağız."
Meryem ve Sevgi’nin anlattıklarından sonra, sıra bana gelince derin bir nefes aldım. Müge Abla ile tanıştığım o ilk andan, salonun pırıltılı dünyasına girişime kadar her şeyi anlattım. Kafede o fotoğrafları Müge’nin çektiğini, onun "erkeklere ulaşılamaz ol" tavsiyesi üzerine bugüne kadar mahallede ya da okulda tek bir çocukla bile çıkmadığımı, kendimi nasıl bir gizem duvarının ardına sakladığımı tek tek döktüm. Ama tabii ki... Geceleri yatağımda porno izlediğimi ya da banyoda patlıcanla, salatalıkla yaşadıklarımı anlatacak kadar ileri gitmedim. O, sadece bana ait olan alanımdı.
Ben anlatmayı bitirdiğimde Meryem, Sevgi’ye dönüp öfkeyle fısıldadı:
— Gördün mü? Boşuna rezil olduk! Kızın anlattığı ne var ki? Sadece 'erkeklerle çıkmıyorum' dedi, biz bütün yatak odamızı döktük ortaya!
Gülerek araya girdim, ortamı yumuşatmak istedim:
— Merak etmeyin kızım, kimi görüyorum ki kime anlatayım? Sırrınız benimle mezara gider. Ama asıl merak ettiğim şey başka... Niye WhatsApp falan diye uğraştınız ki? Sahte bir isimle Instagram hesabı açıp oradan yayın yapsaydınız ya. O zaman ne konumunuz ne de kim olduğunuz belli olurdu.
Sevgi ile Meryem birbirlerine bakıp "Onu biz hiç düşünmedik, bilmiyorduk" dercesine omuz silktiler. Ama Sevgi’nin gözlerindeki o hınzır pırıltı sönmemişti. Birden oturduğu yerden kalkıp yanıma geldi, koltuğa, dibime oturdu.
— Senin sağda solda konuşmanı engellemek lazım Aysun... Bizi avucuna aldın, dedi sesini iyice alçaltarak.
Ne olduğunu anlamama fırsat kalmadan, Sevgi elini hızla tişörtümün üzerinden mememe attı ve dudaklarıma doğru eğilip beni öpmeye çalıştı. Kendimi sertçe geriye çektim, kalbim küt küt atıyordu.
— Ne yapıyorsun Sevgi? Ben lezbiyen değilim! dedim şaşkınlıkla.
Sevgi hiç istifini bozmadı, o kışkırtıcı gülümsemesiyle gözlerimin içine baktı:
— Denemeden bilemezsin ki Aysun... Erkeklerle çıkmıyorsun, ulaşılamazı oynuyorsun ama vücudun ateş gibi yanıyor, hissediyorum. Belki de aradığın şey bir erkekte değil, benim dudaklarımdadır.
Meryem de oturduğu yerden bizi izliyor, Sevgi’nin bu cesur hamlesi karşısında nefesini tutmuş bekliyordu. Salonun o yaslı havası bir anda yerini, Müge ve Buse’nin evindeki o "vahşi" enerjiye bırakmıştı.
Sevgi’nin o cüretkar "Denemeden bilemezsin" sözü salonun ortasında yankılanırken, daha ne olduğunu anlamadan kendimi bir fırtınanın ortasında buldum. 1.70 boyu, bembeyaz teni ve maskülen bir hava katan kısa siyah saçlarıyla Sevgi, üzerime bir avcı gibi eğildi. Ben 1.75 boyumla ondan uzundum ama şu an hissettiğim o ilk defa bir başkasına teslim olma duygusu, beni savunmasız bir çocuğa dönüştürmüştü.
Sevgi ve Meryem, sanki daha önceden planlamışlar gibi senkronize bir şekilde beni soymaya başladılar. Üzerimdeki her parça kumaş yere düştüğünde, lazerden dolayı tamamen kılsız ve ipek gibi olan pürüzsüz tenim, gün ışığında parlayan bir heykel gibi ortaya çıktı. Ayakta, savunmasız bir şekilde dururken Sevgi zayıf ama güçlü kollarını belime doladı. O portakal büyüklüğündeki memeleri çıplak göğsüme değerken, dudakları boynumdan aşağıya doğru inmeye başladı. Dik ve küçük memelerimi hırsla emerken, vücudumun her zerresi zangır zangır titriyordu.
O sırada 1.60 boyundaki kızıl kıvırcık saçlı Meryem, önümde diz çöktü. Beyaz teni, hafif kilolu vücudunun o yumuşak hatları bacaklarıma değiyordu. Meryem, o iri ve pembe uçlu memeleri sarsılarak aşağıda amımı okşamaya başladığında kendimi kaybetmek üzereydim. Tam parmaklarının o en mahrem noktamda baskısını hissettiğim an, bir panik dalgasıyla dudaklarımı Sevgi’nin öpücüğünden kurtardım ve inleyerek konuştum:
— "Dur... Sakın parmağını sokma! Bakireyim ben..."
Meryem, yüzünde hınzır bir gülümsemeyle kafasını kaldırdı. O kızıl kıvırcık saçları bacaklarımın arasında dağılmışken, pembeleşmiş dudaklarını yalayıp fısıldadı:
— "Merak etme tatlım, biz de öyleyiz... Bakirelik sadece tek bir zarda değildir, biz o zarı bozmadan da seni cennete götüreceğiz."
*****"
Salonun ortasında, anneleri gittikten sonra başlayan o gergin ama davetkar atmosfer bir anda alevlendi. 1.70 boyundaki siyah kısa saçlı Sevgi, üzerime bir gölge gibi eğilip dudaklarıma yapıştığında, mahallenin o uslu kızlarının içinden nasıl birer canavar çıkabileceğini anladım. 1.75 boyumla onlardan uzun olsam da, tecrübesizliğim beni onların elinde bir hamura dönüştürüyordu.
Sevgi ve Meryem, sanki daha önceden planlamışlar gibi senkronize bir şekilde beni soymaya başladılar. Üzerimdeki her parça kumaş yere düştüğünde, lazerden dolayı tamamen kılsız ve ipek gibi olan pürüzsüz tenim, gün ışığında parlayan bir heykel gibi ortaya çıktı. Ayakta, savunmasız bir şekilde dururken Sevgi zayıf ama güçlü kollarını belime doladı. O portakal büyüklüğündeki memeleri çıplak göğsüme değerken, dudakları boynumdan aşağıya doğru inmeye başladı. Dik ve küçük memelerimi hırsla emerken, vücudumun her zerresi zangır zangır titriyordu.
O sırada 1.60 boyundaki kızıl kıvırcık saçlı Meryem, önümde diz çöktü. Beyaz teni, hafif kilolu vücudunun o yumuşak hatları bacaklarıma değiyordu. Meryem, o iri ve pembe uçlu memeleri sarsılarak aşağıda amımı okşamaya başladığında kendimi kaybetmek üzereydim. Tam parmaklarının o en mahrem noktamda baskısını hissettiğim an, bir panik dalgasıyla dudaklarımı Sevgi’nin öpücüğünden kurtardım ve inleyerek konuştum:
— "Dur... Sakın parmağını sokma! Bakireyim ben..."
Meryem, yüzünde hınzır bir gülümsemeyle kafasını kaldırdı. O kızıl kıvırcık saçları bacaklarımın arasında dağılmışken, pembeleşmiş dudaklarını yalayıp fısıldadı:
— "Merak etme tatlım, biz de öyleyiz... Bakirelik sadece tek bir zarda değildir, biz o zarı bozmadan da seni cennete götüreceğiz."
Sevgi arkamdan iterek beni yatak odasına doğru yönlendirdi. "Burası çok dar, asıl eğlence yatakta başlıyor," dedi. Üçümüz, babamın vefatından beri yas tutan o sessiz evin yatak odasına, tamamen çıplak ve birbirimize kenetlenmiş halde girdik.
Yatağın üzerine boylu boyunca uzandığımda, pasifliğin verdiği o garip haz ruhumu ele geçirmişti. Sevgi yatağın başucuna geçip kollarımı başımın üzerine sabitledi, dominant bir tavırla üzerime çıktı. Meryem ise yatağın ayakucuna yerleşti. İki kadın, biri yukarıdan biri aşağıdan, benim pürüzsüz ve kılsız vücudumu bir oyun alanı gibi kullanmaya başladılar.
Meryem’in kızıl kıllarla kaplı amı bacaklarımın arasına sürtünürken, Sevgi’nin dili memelerimden göbeğime doğru yakıcı izler bırakıyordu. Meryem elleriyle bacaklarımı iyice yana açtı, o iri pembe uçlu memeleri bacak içlerime değerken diliyle amımın dudaklarında geziniyordu. Sevgi ise parmaklarını kullanmadan, sadece dili ve dudaklarıyla vücudumdaki tüm sinir uçlarını harekete geçiriyordu.
— "Bak Aysun," diye fısıldadı Sevgi kulağıma. "Dokunulmanın nasıl bir şey olduğunu sadece bizden öğrenebilirsin."
Meryem tempoyu artırıp dudaklarını o en hassas noktama kilitlediğinde, Sevgi de yukarıdan göğüslerimi hırsla çekiştirmeye başladı. İki kadının arasında, o pürüzsüz tenimin her santimi cayır cayır yanıyordu. Vücudum kontrolsüzce sarsılmaya, ayak parmaklarım krampla bükülmeye başladı. İkisinin de yardımıyla, bakireliğime zarar vermeden ama ruhumdaki o en büyük bariyeri yıkarak, yatağın ortasında çığlık çığlığa bir orgazmın doruğuna tırmandım.
Yatağın üzerindeki o ağır, kadınsı koku odayı tamamen kaplamıştı. Sevgi, geçirdiğim o sarsıcı orgazmın ardından gözlerimin içine bakıp, "Sen zevkini aldın Aysun, şimdi sıra bizde," diyerek kendini sırt üstü yatağın ortasına bıraktı. 1.70 boyundaki o zayıf, beyaz vücudu yatakta adeta bir sergi gibiydi.
Meryem hemen Sevgi’nin portakal büyüklüğündeki memelerine yumulup uçlarını emmeye başlarken, ben ne yapacağımı bilemez halde bacaklarının arasındaki yerimi aldım. Eğilip o 1 cm’lik kısa kıllarla çevrili amına yakından baktım; her şey o kadar gerçek ve o kadar yakındı ki bir an dondum kaldım. Meryem, Sevgi’nin memesini ağzından çıkarmadan göz ucuyla bana baktı ve elimle kafamı tutup sertçe Sevgi’nin amına bastırdı.
O an ne yapmam gerektiğini anladım. Burnuma gelen o yoğun kokuyla beraber ufaktan ufaktan yalamaya başladım. Aslında bu tada yabancı değildim; banyodaki o yalnız gecelerimde parmaklarımı ıslatırken kendi suyumun tadına birkaç kez bakmıştım. O hafif metalik ve tuzlu tat midemi bulandırmadı, aksine içimdeki o vahşi merakı körükledi.
Sevgi, başını geriye atıp inleyerek bana komutlar vermeye başladı:
— "Hadi Aysun... Klitorisimi em, korkma! Am dudaklarımı yala, dilini içeriye dokundur... Dil ile kızlık bozulmaz kızım, hadi!"
Onun bu direktifleriyle kendime olan güvenim geldi. Dilimi daha sert ve ritmik kullanmaya başladım. Az sonra Sevgi’nin zayıf bacaklarının kasıldığını, kalçasının yataktan havalandığını görünce onun da o zirveye ulaştığını anladım. Geri çekilip Meryem’in yatmasını beklerken, Meryem hiç vakit kaybetmeden benim yerime geçti. Ama beklediğim gibi sırt üstü yatmadı; yatağın üzerinde dizlerinin üstüne çöküp bana arkasını döndü ve domalarak Sevgi’nin amını yalamaya başladı.
Şaşkınlıkla "Şimdi ne yapacağım?" diye bakarken, Meryem o kızıl kıvırcık saçlarının arasından kafasını kaldırıp bana baktı:
— "Hadi ne duruyorsun! En büyük fantezim birinin amını yalarken benimkinin de yalanması... Geç arkama!"
Meryem belini iyice çukurlaştırıp bacaklarını iki yana açtığında, o hafif kilolu kalçalarının arasındaki manzara ortaya çıktı. O uzun, kıvırcık kızıl kılların arasından pembe am dudakları adeta bir çiçek gibi açılmıştı. Hemen arkasına geçip yerleştim. Bir elimle o bembeyaz kalçasını tutarken, baş parmağımla o kızıl ormanın içindeki klitorisini okşamaya başladım.
Daha dilimi o pembe dokuya değdirdiğim an Meryem’den bir hıçkırık koptu. Zaten hem benim hem de Sevgi’nin boşalmasını izlerken iyice azmıştı; şimdi benim dilimin o yumuşak dokunuşları bardağı taşıran son damla oldu. Kızıl kıllarının ıslaklığı yüzüme bulaşırken, Meryem büyük bir sarsıntıyla, Sevgi’nin içinde inleyerek boşaldı.
Üçümüz de yatağın üzerine yığıldığımızda, odada sadece birbirine karışan nefes seslerimiz duyuluyordu. Sarışın, esmer ve kızıl... Üç farklı vücut, üç farklı koku ve tek bir büyük sır. Babamın evindeki o sessiz yatak odası, o öğleden sonra hayatımın en karanlık ve en zevkli günahına şahitlik etmişti.
Yatağın üzerindeki o ağır ve şehvetli hava yavaş yavaş dağılıp yerini tatlı bir yorgunluğa bırakırken, bu kızları bu halde bırakıp göndermek istemediğimi fark ettim. Hayatımda ilk kez bu koca evde kendimi yalnız hissetmiyordum. Doğrulup üzerime çarşafı çekerken kızlara baktım:
— "Bu gece burada kalın," dedim, sesimdeki kararlılık onları şaşırttı.
Meryem ve Sevgi birbirlerine bakıp hafifçe gülümsediler ama Sevgi hemen itiraz etti:
— "Ah Aysun, keşke kalsak ama annelerimiz asla izin vermez. Biliyorsun mahalleyi, akşam ezanı okundu mu kapıda biterler."
Gülümseyerek telefonuma uzandım. "Siz orasını bana bırakın," dedim. Müge Abla’dan öğrendiğim o özgüvenli ve ikna edici ses tonumu takındım. Önce Hatice Teyze’yi aradım.
— "Hatice Teyze, merhaba... Kusura bakma rahatsız ettim ama kızlarla dertleşmek bana o kadar iyi geldi ki... Babamdan sonra ilk kez evde kendimi bu kadar huzurlu hissettim. Eğer müsaade edersen, bu gece kızlar bende kalsınlar. Bize biraz moral olur," dedim, sesime hafif de bir mahzunluk katarak.
Hatice Teyze, birkaç saat önce evime geldiğinde o ıssızlığı gördüğü için hemen yumuşadı. "Ah güzel kızım, madem sana iyi geldi, kalsınlar tabii. Allah razı olsun," dedi. Hemen ardından Semra Teyze’yi de aynı şekilde aradım. O da Hatice’nin izin verdiğini duyunca ve benim o "yalnız kız" halime acıyınca, "Bir seferlik olsun bakalım, dikkat edin kendinize," diyerek onayı verdi.
Telefonu kapattığımda Meryem ve Sevgi’ye zafer kazanmış bir edayla baktım:
— "İzin alındı. Bu gece bu ev tamamen bizim!"
Meryem heyecanla yatakta zıplayıp boynuma sarıldı. O pembe uçlu memeleri bir kez daha tenime değdiğinde vücudumun tekrar ısındığını hissettim.
— "İnanmıyorum Aysun, sen gerçekten büyücü gibisin! O kadınları nasıl ikna ettin?" dedi Sevgi gülerek.
Gecenin karanlığı çökerken, babamın o sessiz ve kasvetli evi, üç genç kadının kahkahaları, fısıltıları ve henüz doymamış arzularıyla dolmaya başladı. Mutfakta alelacele bir şeyler atıştırdıktan sonra tekrar yatak odasına döndüğümüzde, bu gecenin sadece uyumak için olmadığını üçümüz de biliyorduk.
Odanın içindeki o ağır şehvet kokusu, yerini duştan gelen temiz sabun kokularına bıraktı. Sırayla banyoya girip rahatladıktan sonra, kızlara kendi dolabımdan rahat etmeleri için tişört ve eşofman altları verdim. Ancak dolabımı açtığımda, Müge Abla’nın tavsiyesiyle aldığım o dantelli, ipekli ve kışkırtıcı iç çamaşırları bir anda gözlerine çarptı.
— "Oha Aysun!" dedi Sevgi, eline kırmızı dantelli bir külodu alarak. "Kızım hayatında kimse yoksa bunları kimin için giyiyorsun sen? Bunlar bildiğin 'gel beni ye' diyor!"
Hafifçe gülümsedim, artık onlara karşı o kadar da savunmacı değildim.
— "Kendim için giyiyorum," dedim aynadaki aksime bakarak. "Kendimi özel ve güçlü hissettiriyor. Neyse, siz şimdi şu verdiklerimi giyin de biri gelirse yakalanmayalım. Ne yapacaksak gece, kapılar kilitliyken yaparız. Biraz dinlenip sohbet edelim."
Yatağın üzerine yan yana dizildik. Ortam iyice yumuşayınca, aklımdaki o soruyu sormanın vaktinin geldiğini anladım.
— "Kızlar, siz gelip gidip bana 'Zengin sevgilin mi var?' diye soruyorsunuz ya... Diyelim ki var, o zaman ne olacaktı? Neden bu kadar merak ediyorsunuz?"
Sevgi derin bir iç çekti, bakışları yere düştü.
— "Bak Aysun, dürüst olacağım. Biz TikTok’tan o kolay paralar gelmeye başlayınca kendimizi kaybettik. Harcadıkça harcadık. Hatta Meryem’in kuzeninin ek kredi kartını kullanmaya başladık. Yayınlardan gelen parayla borcu kapatıyorduk ama son iki ay işler kesildi. Sadece asgariyi ödeyebildik, borç dağ gibi birikti. Kuzeni de şimdi bizi sıkıştırıyor, parayı istiyor."
Şaşırarak Meryem’e baktım. "Kuzen erkek mi?" diye sordum. Meryem hemen atıldı: "Hayır hayır, kız. Ama o da kendi borçları yüzünden bizi darlıyor."
Sevgi söze devam etti: "İşte biz de düşündük ki... Belki Aysun bize de öyle birini ayarlar, biz de şu borcu kapatırız."
Acı bir tebessümle onlara baktım. Gerçekten ne kadar saf olduklarını o an anladım.
— "Hadi öyle biri var diyelim, sizi de tanıştırdım... Kızım siz manyak mısınız? Kim hiçbir şey yapmadan, sadece gezmek tozmak için o kadar parayı verir? Adam karşılığında mutlaka bir şey ister."
Sevgi çaresizce omuz silkti. "Valla çıkış yolu bulamadım Aysun. Kart kapanana kadar öpmesine, ellemesine, okşamasına izin veririm... Başka çarem yok."
Onları iyice köşeye sıkıştırmak, gerçeklerin soğuk yüzünü göstermek istedim:
— "Peki ya adam arabada 'Hadi sakso çek' derse ya da 'Amından olmasa bile en azından götten sikeyim' diye tutturursa ne yapacaksınız?"
Meryem duyduklarıyla kıpkırmızı oldu, başını önüne eğdi. Sevgi ise bir an duraksadı, sonra sertçe yutkundu:
— "Bilmiyorum... Belki sakso çekerim ama... Başka bir şey olmaz, olamaz."
Meryem’e döndüm, "Ya sen?" dercesine baktım. Meryem titreyen bir sesle, "Ben... Ben daha karar vermedim, düşünmek bile istemiyorum," diyebildi.
Gecenin karanlığı odaya çökerken, mahallenin o 'temiz' kızlarının, borç batağında nasıl birer pazarlığa sürüklendiğini görmek içimi cız ettirdi. Müge’nin dünyasında her şeyin bir bedeli vardı ve bu kızlar o bedeli ödemeye ne kadar hazırdı, henüz kendileri bile bilmiyordu.
Kızların bu çaresizliği karşısında beynim hızla çalışmaya başladı. Bir yandan hallerine üzülüyor, bir yandan da düştükleri bu "pembe hayaller" tuzağının ne kadar tehlikeli olduğunu görüyordum. Kendi kendime seçenekleri değerlendirmeye başladım.
"Acaba," dedim içimden, "Salona gelen o zengin müşteriler arasından eskortluk yapan ya da birilerinin 'dost hayatı' yaşadığı kadınlara mı çıtlatsam?" Sonuçta onların çevresi bu tarz "sponsor" olabilecek erkeklerle doluydu. Ama sonra duraksadım. O dünyadaki kadınlar kurt gibiydi; Meryem ve Sevgi gibi taze ve saf kızları ellerine geçirirlerse, borçlarını ödetmek bir yana, onları kendi pazar malzemeleri yaparlardı. "Kesin siktirirler bu ikisini," diye geçirdim aklımdan. Eskorta, aracıya güven olmazdı; komşu kızlarını koruyayım derken daha büyük bir bataklığa itebilirdim.
En mantıklı, en güvenilir liman yine Müge Abla’ydı. Müge Abla kuralcıydı, sertti ama kendi kızlarını asla ezdirmezdi. Üstelik kimin ne mal olduğunu, hangi erkeğin sadece "gezdirip tozlaştıracağını" ya da hangisinin tehlikeli olduğunu ondan iyi kimse bilemezdi.
Kızlara dönüp ciddi bir tavırla konuştum:
— "Bakın kızlar, bu işler sizin düşündüğünüz gibi TikTok’ta hediye atmaya benzemez. Dışarısı kurtlar sofrası. Ama benim patronum Müge Abla... O çok nüfuzlu bir kadın. Kimin eli kimin cebinde, kim gerçekten bonkör kim bela, hepsini bilir. Yarın salona gittiğimde onunla bir konuşacağım. Bakalım sizin bu borç işini, başınızı yakmadan nasıl halledebiliriz."
Sevgi’nin gözleri umutla parladı, Meryem ise hala o "götten sikilme" korkusunun verdiği utançla hafifçe titriyordu.
— "Gerçekten yapar mısın Aysun? Bizi bu durumdan kurtarır mısın?" diye sordu Sevgi.
— "Söz vermiyorum ama elimden geleni yapacağım. Şimdi bunları düşünmeyin. Bu gece sadece biz varız," dedim ve konuyu kapattım.
Posted Feb 26, 2026, 3:17 AM UTC