ADA Bölüm 38 - (Huzur)

NSFWSmut Hikaye

Kasırganın vahşi uğultusu ve gökten düşen o metal yığınının yarattığı zehirli gerginlik, adanın üzerine serilen ılık muson rüzgarlarıyla tamamen silinip gitmişti. Kütük evlerinin avlusunda, sadece otuz kırk adım ötedeki düzlükte inşa edilen misafirhane artık pürüzsüz bir ahşap anıt gibi yükseliyordu. Kütük evle sırt sırta veren bu yeni yapı, çatısındaki sıkıca örülmüş palmiye yaprakları ve kalın bambu kolonlarıyla gerçek bir köy yerleşkesinin ilk, kusursuz adımıydı.

Ateş, elindeki yontma bıçağıyla kalın bir maun dalının pürüzlerini alırken, Tira da hemen yanında sıcak suda bekletilip esnetilmiş liana sarmaşıklarını bambu sırıkların boğumlarına düğümlüyordu. Artık sadece dört duvar inşa etmekle yetinmiyorlardı. Adadaki hayatı hayatta kalma mücadelesinden çıkarıp yaşanabilir, estetik bir yuvaya dönüştürme vakti çoktan gelmişti.

Öğleden sonra başlayan o hummalı marangozluk mesaisi; birbirine kusursuzca geçen geniş ahşap masalara, kütüklerden oyulmuş sırt destekli sandalyelere ve en önemlisi, yerden yüksek, esnek bambu tabanlı geniş karyolalara dönüşmüştü. Islak sarmaşıklar kurudukça ahşabı demir bir kelepçe gibi sıkıyor, ortaya hem inanılmaz derecede sağlam hem de göz alıcı mobilyalar çıkıyordu. Misafirhane ve kütük evin içi, o vahşi adanın ortasında akıl almaz bir medeniyet ve konfor köşesine evrilmişti.

Güneş, okyanusun ufkunda eriyip adayı turuncu bir kızıla boyadığında, kütük evin önündeki avluda duran o geniş ahşap masanın üzeri gerçek bir ziyafet alanına döndü. Aslı, ateşin üzerinde çevirdiği eti devasa muz yapraklarının üzerine özenle dilimlemiş, yanına da tahta kaseler dolusu taze keçi sütü, fırınlanmış kök sebzeler ve orman meyveleri dizmişti. Avluda toplanan kalabalık, o ilk günlerin aç ve tedirgin ruh halinden tamamen sıyrılmıştı.

Masadaki o yoğun çiğneme seslerini ve sessizliği, Alara’nın kabilenin yerel diliyle kurmaya çalıştığı o kırık dökük, acemi cümleleri bozdu. Eliyle masadaki eti, ardından da Tira ve Sira’yı işaret etti.

— Bago mami... Duka yok. (Yemek, çok yemek.)

Sira, Alara’nın telaffuzundaki o garip vurguyu duyunca kıkırdamasını bastıramadı. Kendi dilinde hızlıca bir şeyler mırıldanıp eliyle Aslı’yı ve ateşi göstererek kelimeleri sıraladı.

— Mami bago, Aslı ruka. Ateş, kura.

Aslı kendi kasesindeki etten iri bir parça daha alıp usulca Sira’nın önüne bıraktı.

— Ne diyor şimdi benim hakkımda?

— Etleri harika pişirdiğini, senin mutfağın kraliçesi olduğunu söylüyor bence. Ya da sadece ateşin çok sıcak olduğunu da söylemiş olabilir. Henüz fiil çekimlerine ve zaman kiplerine geçemedim.

Ateş elindeki tahta bardağı dudaklarına götürmeden önce usulca başını salladı.

— Bu hızla gidersen yakında kabilenin şefiyle diplomatik ticari pazarlıklara başlarsın.

Gecenin ilerleyen saatlerinde, ateşin közleri usulca sönerken avluyu saran o derin, huzurlu sessizlik herkese uyku vaktinin geldiğini fısıldıyordu. Tira ve savaşçılar, kendileri için avlunun karşısındaki o düzlüğe inşa edilen yepyeni, yüksek bambu karyolalı misafirhaneye doğru çekilirken Sira kütük evde kalmıştı.

Alara, benimsediği ve kendi küçük sığınağına çevirdiği odanın kapısını araladı. Sira’nın elinden tutup onu yumuşak hayvan postlarıyla örtülü yatağın kenarına oturttu. Ellerini yanağına koyup uyuma işareti yaparak gülümsedi.

— Sleg. Duma (Uyu. Burada)

Sira gözlerini büyüterek itiraz etmeye, Alara’yı yatağa doğru itip yeri işaret etmeye çalıştı. Ancak Alara kesin bir baş hareketiyle onu durdurup, üzerine kalın ve sıcak bir örtü örttü. Odanın kapısını sessizce kapatıp kütük evin geniş salonuna, Ateş ve Aslı’nın yattığı büyük yatağın ayakucuna doğru yürüdü.

Aslı, battaniyenin altından başını kaldırıp ona baktı.

— Senin yatağı kabilenin prensesine mi verdin az önce?

— Kız ilk defa topraktan ve yapraklardan başka bir yerde uyuyacak Aslı. Bırak da bir gece o lüksü yaşasın.

Alara örtünün bir ucunu kaldırıp Aslı’nın yanına, Ateş’in de hemen soluna doğru kendini bırakıverdi. Bedenini Ateş'in sıcaklığına yaslarken derin bir nefes aldı.

— Kayın biraz. Adanın resmi tercümanı çok yoruldu.

Ateş, yatağın bir köşesine sıkışmasına rağmen yüzündeki o huzurlu ifadeyi hiç bozmadan gözlerini kapattı. Kolunu usulca Alara'nın beline sardı.

— Ayakların buz gibi Alara. Biraz daha itersen beni yatağın dışına göndereceksin.

— Sen hayatta kalma uzmanısın. Yerde de rahat edersin, bölme şimdi uykumu.

Kütük evin içine yayılan o hafif tebessüm ve tenlerin birbirine karıştığı o tanıdık, sıcak nefes sesleri; dışarıdaki ormanın vahşi karanlığına inat, yeryüzündeki en güvenli yuvanın melodisi gibiydi.

***

Sabahın ilk ışıkları, avlunun iki yakasında sırt sırta vermiş kütük ev ve misafirhanenin oluşturduğu o güvenli yerleşkenin üzerine düştüğünde taze bir canlılık vardı. Aslı’nın ağılda usulca sağdığı taze keçi sütünün ılık kokusu, ocağın üzerinde ısıtılan tütsülenmiş etlerin isli aromasına karışıyordu. Kahvaltı masasında herkes dünkü o uçağın ve geçmişteki fırtınaların yorgunluğunu tamamen üzerinden atmış, sadece anın huzuruna odaklanmış gibiydi.

Ateş, kahvaltısını bitirir bitirmez avlunun köşesindeki yeraltı mahzenine yöneldi. Kütük evin inşasından arta kalan kalın bambuları baltasıyla ustaca ortadan yarıyor, içlerindeki sert boğumları temizleyerek onları dümdüz ahşap paneller haline getiriyordu. Bu doğal lambrileri mahzenin pürüzlü toprak duvarlarına çakarak içeriyi böcek geçirmez, serin bir depoya çevirecekti.

Aslı ve Alara, verandada oturmuş Ateş’in bu hummalı çalışmasını izliyorlardı. Alara kollarını esneterek ayağa kalktı.

— Bizim burada boş oturmamız omuzlarımdaki vicdan yükünü artırıyor. Bari yürüyüşe çıkalım. Mahallemizi iyice bir turlamış oluruz.

— Kesinlikle. Ormanın o karanlık, korkunç tarafını yeterince gördük. Biraz da keyfine varalım.

Kızların ayaklanıp ormanın aydınlık patikasına doğru yöneldiğini gören Sira, yüzünde kocaman bir gülümsemeyle hızla onlara katıldı. Gölgelerin arasında tembel tembel gerinen Gece ve Gölge de kulaklarını dikip peşlerine takıldı.

Ormanın iç kesimlerine doğru ilerledikçe güneş ışıkları asırlık ağaçların sık yaprakları arasından süzülüp topraktaki çiğ damlalarını parlatıyordu. Aslı o ıslak toprak kokusunu içine çekerken eski hayatındaki plaza toplantılarını, o soğuk klimalı odaları düşündü. Dünyanın bir ucunda, medeniyetten fersah fersah uzaktaydı ama kendini hiç bu kadar hayatta hissetmemişti.

Alara da her fırsatta yerli dilini öğrenmeye devam ediyordu. Belindeki matarayı çıkarıp içindeki suyu işaret ederek Sira'ya döndü.

— Vani... Madi? (Su… Doğru mu?)

Sira genişçe gülümseyerek başını salladı.

— Madi. Vani. (Doğru. Su.)

Alara bu kez gökyüzünde parlayan yakıcı güneşi ve etraftaki canlı yeşilliği elleriyle gösterdi.

— Kura. Madi? (Sıcak. Doğru mu?)

Sira kıkırdayıp Alara'nın omzuna hafifçe dokunarak onayladı.

Yürüyüşün ilk saati geride kaldığında, Sira aniden patikadan sapıp gövdesinden kavun büyüklüğünde, sarımtırak tuhaf meyveler sarkan bodur bir ağacın yanına adımladı. O kalın kabuklu meyvelerden birini koparıp yakındaki bir taşın üzerinde sertçe kırdı. İçinden beyaz, yapışkan zarlarla kaplı çekirdekler çıkmıştı. Sira bu çekirdeklerden birini hiç düşünmeden ağzına atıp çiğnemeye başladığında Aslı panikle öne atılıp kızın bileğini tuttu. Gözlerini irileştirip başını iki yana sallayarak tehlikeli olabileceğini işaret etmeye çalışıyordu.

Sira, Aslı'nın bu telaşını görünce kıkırdayarak elindeki o beyaz çekirdeklerden birini ona uzattı. Yüzündeki o güvenli ifade ve yeme işareti, meyvenin zararsız olduğunu anlatmaya yetiyordu. Aslı temkinli bir şekilde çekirdeği ağzına atıp hafifçe ısırdı. Önce yüzünü şiddetle buruşturdu.

— Iyy, bu ne kadar acı bir şey... Bir dakika.

Aslı çekirdeği çiğnemeye devam ettikçe damağına yayılan o yoğun, zengin ve çok tanıdık aromayla gözleri fal taşı gibi açıldı.

— Alara... İnanamayacaksın ama bu bildiğimiz kakao!

Alara şaşkınlıkla kendi elindeki çekirdeği ısırdı ve o acı ama muazzam özü hissettiğinde kahkahayı bastı.

— Yok artık! Market reyonları dışında doğada kendi başına yetiştiğini görmek ne garip. Kendi çikolatamızı bile yapabiliriz.

Neşeyle çantalarına birkaç kakao meyvesi doldurup yürüyüşe devam ettiler. Zemin giderek yükseliyor, havadaki nem artıyordu. Bir süre sonra devasa sarımtırak yabani limonları ve bildikleri muzlara benzeyen ama çok daha sert, dev yeşil hevenkleri buldular. Sira eliyle ateş işareti yapıp yeme hareketi yaparak bunların çiğ yenmediğini anlatmaya çalışıyordu.

— Sanırım kızartmalık muz bunlar, şu belgesellerde gördüğümüz plantain denen türden.

Güneş tepeye ulaştığında, kayalık bir yamacın dibinde dinlenmek için mola verdiler. Aslı, alnındaki teri silip üzerine oturduğu yosunlu kayanın hemen dibine doğru elini dayadığında, toprağa dökülmüş ve kurumuş bazı sert, küçük parçalar hissetti. Avucuna batan bu şeylerden birini parmaklarının arasına alıp havaya kaldırdı. Bir tarafı bombeli, diğer tarafı tamamen düzdü ve o düz yüzeyin tam ortasında kıvrımlı ince bir çizgi vardı.

Aslı nefesini tutarak elindeki o kurumuş çekirdeğe bakakaldı.

— Alara... Şu çekirdeğin şekline baksana. Ortasındaki o ince çizgi sana tanıdık geliyor mu?

Alara gözlerini kısarak Aslı'nın avucundaki çekirdeğe baktı.

— Aslı... Saçmalama. Olamaz herhalde.

Aslı hızla başını kaldırıp kayalığın hemen üzerine sarkan çalılıklara baktı. Dallar, kırmızı kirazlara benzeyen küçük, parlak meyvelerle doluydu. Uzanıp o kırmızı meyvelerden birini kopardı. Meyveyi başparmağıyla ezerek zarını yardığında; içinden, üzerini saran ince, yapışkan bir tabakayla birbirine tutunmuş iki adet yeşil, çiğ çekirdek çıktı. Yerde kuruyarak o tanıdık formunu bulan yassı çekirdeklerin ta kendisiydi bunlar.

Aslı avucundaki o ezilmiş yeşil çekirdekleri burnuna yaklaştırıp derin bir nefes aldı. Çiğ, topraksı ve o keskin kafein kokusu genzine dolduğunda kalbi hızla çarpmaya başladı. Emin olmak için o yeşil çekirdeklerden birinin sadece en ucunu dişlerinin arasına alıp hafifçe ezdi. Damağına yayılan o mayhoş, buruk kafein tadı her şeyi doğruluyordu.

— Alara... Aylardır burnumda tüten, rüyalarıma giren kahve bu! Kahve ağacı bulduk!

Etekleri ve bez çantaları kahve, kakao, limon ve plantain muzlarıyla dolan kızlar kampa doğru dönüşe geçtiklerinde, yüzlerinde o vahşi doğayı kendi evlerine dönüştürmenin verdiği kocaman, fethetmiş bir gülümseme vardı.

***

Ormanın derinliklerinden toplanan ganimetler kütük evin verandasındaki sepetlere doldurulduğunda, güneş adanın batı sırtlarına doğru çoktan devrilmişti. Ateş, ocaktaki kordan çıkardığı son iri, akkor halindeki kayayı da ahşap maşayla kavrayıp avlunun köşesine kendi elleriyle inşa ettikleri geniş ahşap havuzun içine bıraktı. Su şiddetle tıslayıp etrafa yoğun bir buhar bulutu yayarken, havuzun ısısı tam da istedikleri o kas gevşetici kıvama gelmişti.

Aslı, Alara ve Sira havuzun kenarına geldiklerinde, şehir hayatının o sahte ahlak kurallarından ve utanma duygusundan tamamen arınmışlardı. Üzerlerindeki terli giysilerden tek bir tereddüt bile etmeden, adeta kutsal bir ritüeli gerçekleştirir gibi sıyrıldılar. Havuzdan yükselen yoğun buharın içinde; esmer, sarışın ve abanoz rengi üç kusursuz kadın bedeni... Tıpkı epik, vahşi bir tablo gibi, tenlerindeki o doğal ve keskin kontrast, suyun yüzeyinde titreşen ateş ışığıyla birleştiğinde nefes kesici bir tansiyon yaratıyordu. Üçü de o ağırbaşlı doğallıkla sıcak suyun içine kaydıklarında, suyun yüzeyinde sadece birbirine karışan ıslak saçlar ve buhardan parlayan, davetkar omuzlar kaldı.

Ateş de hemen arkalarından havuza girdiğinde, daralan alanda çıplak tenler suyun altında birbirine sürtündü. Aslı, suyun içinde yumuşak bir kavis çizerek Ateş'in arkasına geçti. Parmaklarını onun gergin omuzlarına, sırtındaki sert kas kütlelerine bastırıp yavaşça yoğurmaya başladı.

— Kendini çok yoruyorsun. Acelemiz yok ki? Şuna bak, bütün kasların düğüm düğüm olmuş.

Ateş başını geriye, Aslı'nın göğüslerine doğru yaslayıp o tanıdık, sıcak dokunuşun tadını çıkardı. Sesi buharın içinde boğuk ve huzurlu yankılandı.

— Hayalimizdeki o kusursuz yaşam alanı bir an önce tamamen bitsin, ondan sonra sadece keyfimize bakarız diye düşünüyorum.

Havuzun diğer köşesinde, Sira'nın o ince, koyu renkli parmakları Alara'nın bembeyaz, ıslak sırtında usulca geziniyordu. Sira'nın kabileden gelen o içgüdüsel, ritmik masajı; suyun sülfürlü sıcaklığıyla birleşince Alara'nın bedenindeki tüm yorgunluğu eritmiş, yerini ağır ve baş döndürücü bir tahrik hissine bırakmıştı. Alara başını geriye atıp, suyun altında Ateş'in bacağına sürtünen dizini hafifçe kıvırırken derin, titrek bir iç çekti.

— Şu halimize bakıyorum da... Altı ay önce İstanbul'da birisi bana bu sahneyi, şu an yaşadıklarımızı anlatsa, "Sapık mısın sen be?" diyerek adamı sopayla kovalardım. Ama şimdi... O kadar doğal, o kadar bizim gerçeğimiz gibi geliyor ki.

Aslı, Ateş'in boynuna ıslak, derin bir öpücük kondurup hafifçe kıkırdadı. Parmakları Ateş'in göğsünden aşağı doğru kayıyordu.

— Şehirdeki o sahte hayatlarımızda asıl sapıklık kendi doğamızı inkar etmekti çünkü. Biz burada sadece aslımıza döndük.

Ateş uzanıp suyun altından Alara'nın belini kavradı ve onu kendine doğru sertçe çekti. Sira'nın elleri Alara'nın omuzlarından usulca çekilirken, yüzünde o bilge, sakin tebessüm vardı. Ateş'in dudakları Alara'nın boynunda gezinmeye başladığında; suyun şırıltısına karışan boğuk inlemeler, birbirine dolanan ıslak uzuvlar ve tenlerin o ateşli uyumu, gecenin o serin karanlığında adanın en vahşi ritmini oluşturuyordu.

Ertesi sabah, kütük evin pencerelerinden süzülen ilk gri ışıklarla birlikte içeriyi baş döndürücü, yoğun ve keskin bir koku sardı.

Aslı yatağın içinde burnunu kırıştırarak derin bir nefes aldı. Gözlerini açmadan doğrudan Alara’nın koluna dokundu.

— Rüya mı görüyorum yoksa birisi yatağın başucunda kahve mi kavuruyor?

Alara üzerindeki örtüyü atıp hızla doğruldu. İkisi birden salonun ortasındaki ocağa baktıklarında, Ateş'in geniş, yassı bir taşı közlerin üzerine yerleştirdiğini ve dünkü yürüyüşten getirdikleri o yeşil kahve çekirdeklerini kavurduğunu gördüler. Kavrulan çekirdekler ahşap bir havanın içinde ezilmiş, kaynayan suyun içine atılarak adanın o ilk, en vahşi ve en saf kahvesine dönüşmüştü.

Ateş, toprak kabı ocaktan alıp tahta bardaklara paylaştırdı.

— Uyanmanızı bekleyemedim. Sizin o meşhur plaza sabahlarına benzemez ama idare edeceğiz artık.

İki kadın da neredeyse koşarak masaya geldiklerinde, bardağın kenarından süzülen o yoğun sıvıyı adeta kutsal bir iksirmiş gibi yudumladılar. Yüzlerine yayılan o mayışmış, tarifsiz mutluluk her şeye değerdi. Kahvenin verdiği o ani enerji patlamasıyla, Aslı’nın gözleri verandadaki sepetlere kaydı.

— Bu kahvenin yanına sadece tütsülenmiş et yenmez. Biz bugün pasta yapıyoruz Alara.

— İyi de elimizde buğday unundan hiç kalmadı ki. Neyle yapacağız?

— Buğdayımız yoksa, dün getirdiğimiz şu nişastalı kökleri ezip toz yaparız. Taşın üzerinde pişirdiğimizde aynı işi görür.

Yarım saat sonra mutfak tezgahı olarak kullandıkları geniş kütüğün üzeri tam bir savaş alanına dönmüştü. Sira da köşeden bu garip ritüeli ilgiyle izliyordu. Aslı, ormanın eteklerinde buldukları iri, benekli yabani kuş yumurtalarını ahşap bir kasenin içine kırıyordu.

— Bu üç yumurtayı köpürtene kadar mı çırpayım?

Alara elindeki ağır taşla kurutulmuş nişastalı kökleri ezmeye çalışırken saçını yüzünden üfleyerek savuşturdu.

— Daha ben ne kadar kök tozu koyacağıma karar veremedim Aslı. Bildiğimiz buğday ununa benzemiyor ki bu, kökleri ezip toz yaptık alt tarafı. Kakaoyu da içine mi karıştıralım, yoksa üstüne mi ezelim?

Sira, Aslı’nın ahşap çubukla çırptığı o sarı sıvıya işaret parmağını uzattı.

— Pulo.

Aslı gülümseyerek başını salladı. Karışımın içine biraz ezilmiş kakao ve yabani limon suyu damlatırken Sira'ya bakıp güvenle gülümsedi.

— Pulo. Mami ruka!

Öğlene doğru, muz yapraklarına sarılıp kızgın taşların arasına gömülen o tuhaf karışım, kabuğunu çatlatıp evin içine inanılmaz bir tatlı kokusu yaymaya başlamıştı. Şekli yamuk, rengi fazla koyu ve dokusu bir ekmek kadar sertti ama Aslı onu dilimleyip masaya koyduğunda Ateş için dünyanın en kusursuz ziyafetiydi.

Ateş, o yoğun kakaolu ve hafif ekşi limon aromalı kekten büyük bir ısırık aldı. Lokmayı çiğnerken yüzüne yayılan keyifli ifade, kızların endişeli bekleyişini anında sildi. Yavaşça yerinden kalktı ve köşedeki koruma kutusunun içinden uydu telefonunu çıkardı. Tuşlara basıp telefonu kulağına götürdüğünde Aslı ve Alara merakla ona bakıyordu.

— Serkan.

Hattın diğer ucundan anında o telaşlı ses geldi.

— Ateş! Bir sorun mu var?

— Hayır, tam tersi. Bahar'ı daha fazla bekletip delirtmeyelim. Söyle o adamınıza, uçağı ayarlasın. Adaya geliyorsunuz.

***

### İSTANBUL – 3 GÜN SONRA ###

Zorlanan devasa bir fermuarın gıcırtısı, Serkan’ın yudumladığı sabah kahvesinin sessizliğini paramparça etti. Serkan, yatak odasının kapısına yaslanıp elindeki fincanla içeriye baktığında gördüğü manzara karşısında dudaklarını ısırarak gülmemeye çalıştı.

Bahar, odanın ortasına dizilmiş dört devasa, gümüş rengi valizin ortasında bağdaş kurmuştu. Üzerinde oturduğu beşinci valizin fermuarını çekmeye çalışırken, yatağın üzerine saçılmış olan eşyalar tam bir akıl tutulmasıydı. Zümrüt yeşili ipek bir gece elbisesi, en az on farklı renkte tasarım bikini, devasa bir makyaj çantası, ışıltılı stiletto'lar ve birkaç şişe lüks bronzlaştırıcı yağ...

Serkan fincanını yavaşça şifonyerin üzerine bırakıp odaya girdi. Parmağıyla yatağın üzerindeki o sivri topuklu ayakkabıları gösterdi.

— Hayatım... Sen tam olarak nereye gittiğimizi anladığından emin misin? Vahşi bir ormana, dünyanın unuttuğu, medeniyetin zerresinin olmadığı bir adaya gidiyoruz. O gece kıyafetini ne yapacaksın? Akşam yaban domuzlarına ve timsahlara defile mi yapacaksın?

Bahar omuz silkip, inatla valizin üzerine biraz daha bastırdı.

— Dalga geçme Serkan! Aslı ve Alara aylardır o lanet olası adada güneşin altında kavruluyorlar. Tuzlu sudan saçları keçe gibi olmuştur, tırnakları kırılmıştır, kesin hepsi Amazon yerlilerine dönmüştür. Onların psikolojisini kurtarmaya, biraz medeniyet götürmeye gidiyorum. İçinde üç kutu keratin maskesi, özel yapım güneş kremleri ve onlara giydirebileceğim düzgün birkaç kıyafet var.

Serkan kahkahasına engel olamadı.

— Kesinlikle çok sevineceklerdir! Eminim Ateş de avladığı hayvanın derisini yüzerken senin o getirdiğin simli topuklu ayakkabıları giymek ister. Bahar, ormanda yürüyeceğiz! Toprak, çamur, liana sarmaşıkları... Beş yıldızlı bir tatil köyüne gitmiyoruz.

Bahar nihayet valizin fermuarını çekmeyi başarıp ayağa kalktı. Kusursuz fönlü saçlarını geriye atarak Serkan'a o meşhur 'plaza kraliçesi' bakışını attı.

— Ben Bahar'ım Serkan. Ormana gidiyorum diye paçavra giyecek, çadırdan çıkmış gibi görünecek değilim. Dostlarımı o sefaletten kurtarmaya gidiyorum. Şimdi şu valizleri araca indir, uçağı bekletmeyelim.

* * *

Kırk sekiz saat sonra, İstanbul’un o serin ve lüks havasından eser kalmamıştı. Önce Filipinler'in başkenti Manila’ya, ardından aktarmayla Palawan adasındaki Puerto Princesa’ya uzanan o uzun ve yorucu uçuş, Bahar'ın özenle yaptığı makyajını çoktan eritmişti. Ancak asıl kabus, havalimanından çıkıp asfaltsız yollara saptıklarında başladı.

Bahar, devasa Prada güneş gözlüklerinin arkasından etrafa tiksintiyle bakarken, Serkan o beş devasa gümüş valizi, kiraladığı paslı ve gürültülü üç tekerlekli bir motosikletin arkasına iplerle sabitlemeye çalışıyordu.

— Serkan! Lütfen bana bu paslı, ucube şeye bineceğimizi söyleme! Marina nerede?

Serkan alnındaki teri silip sırıttı.

— Helikopterimiz yok hayatım. Önce şu balıkçı iskelesine gitmemiz lazım. Hadi, atla.

Ağır balık ve mazot kokan o eski liman bölgesine geldiklerinde Bahar'ın sinirleri tamamen laçka olmuştu. İskelenin en uç noktasında, ahşap direklere bağlanmış, pervanelerinden biri yağ sızdıran, boyası yer yer dökülmüş çift pervaneli eski bir deniz uçağı suyun üzerinde beşik gibi sallanıyordu. Uçağın kapısında ise ağzında sönmüş bir puro çiğneyen yerel bir kaçakçı pilot, Serkan'ın uzattığı rulo halindeki nakit dolarları sayıyordu.

Bahar'ın dudakları aralandı, gözlüklerini yavaşça burnunun ucuna indirip o paslı metal yığınını gösterirken sesi titriyordu.

— Serkan... Biz buna mı bineceğiz? Bu şeyin içinde tuvalet olduğuna bile şüpheliyim! Okyanusa bir de bununla mı ineceğiz?

Serkan, Bahar'ın omuzlarına hafifçe vurup sırıttı.

— Business class yok Bahar. Hostes yok. Pasaport kontrolü yok. Soru sormayan bir pilotla Filipinler açıklarından okyanusa, hiçbir haritada olmayan o adaya kaçak bir uçuş yapıyoruz. Aslı da tam olarak bu külüstürle gitmişti.

Serkan pilotun yardımıyla o devasa valizleri deniz uçağının arka kısmına sıkıştırırken, Bahar ince topuklularıyla o yosunlu ahşap iskelede çakılıp kalmıştı. Aylardır kurduğu o "lüks bir jetle adaya inip şampanya patlatma" fantezisi, uçağın pervanelerinin o kulak sağır eden, paslı gürültüsüyle saniyeler içinde paramparça olmuştu.

— İçimde bir his, dedi Bahar kendi kendine mırıldanarak, o adadaki kızların şu an benden çok daha lüks ve huzurlu yaşadığını söylüyor...

Derin bir nefes aldı, yakalarını kaldırıp, o boğucu balık kokusunun altında o döküntü deniz uçağına doğru kaderine razı olmuş ama topuklu ayakkabılarının o tıkırtılı ritminden asla ödün vermeyen adımlarla yürümeye başladı. Hedef: Uçsuz bucaksız okyanusun ortasındaki o vahşi cennetti.

 

Devam Edecek…

Posted Mar 2, 2026, 4:06 PM UTC

356
Loading comments…