Aysun 7

NSFWKlasik | Hikaye

SON OKUNMA ORANI BEĞENİ YORUMLARA BAKIYORUM YAZDIKLARIM SİZE HİTAP ETMİYOR 1 BÖLÜM DAHA YAYINLAYIP BİTİRİYORUM

Sakin bir kafeye geçip kimsenin bizi duyamayacağı en dipteki masaya yerleştik. Garsona atıştıracak bir şeyler ve içecek söyledik; o siparişleri alıp uzaklaşır uzaklaşmaz Sevgi’ye dönüp "Anlat bakalım," dercesine baktım. Sevgi derin bir nefes alıp masaya doğru eğilerek fısıltıyla anlatmaya başladı:

— "Cevdet Bey yine o şoförüyle aldırdı bizi ama bu sefer doğrudan villaya sürünce içimi bir korku kapladı. Oraya vardığımızda etrafta kimseler yoktu, adam koskoca evde tek başınaydı. Kapıda karşıladı bizi, her zamanki gibi nazikti ama bu sefer daha rahattı. Birer öpücük kondurdu dudaklarımıza, sonra birimizi sağına birimizi soluna aldı, yukarı yatak odasına çıktık."

O anları yaşıyormuş gibi gözlerini kıstı, devam etti:

— "Yatak odasına girince soyunmamızı istedi. Biz üstümüzdekileri çıkarırken Meryem atılıp, 'Duş almamızı ister misin?' diye sordu. Adam hiç bozmadan, 'Gerek yok evladım,' deyip bizi yan yana yatağa yatırdı. O yattığı an benim gözüm hemen şeye kaydı... Sikine baktım ama öyle pek kalkmış gibi görünmüyordu. İçimden bir an, 'Oh be, kalkmadı işte, yırtarız,' diye sevindim ama hemen peşinden aklıma para geldi. Kalkmazsa parayı az alacaktık. O an kendi kendime, 'Keşke kalksa da ağzıma alsam, havadan temizinden 500 dolar gelse,' diye düşünürken buldum kendimi."

Meryem de yan taraftan Sevgi’yi onaylayarak kafa sallıyordu. İkisinin de gözlerindeki o para hırsı, korkularının önüne geçmeye başlamıştı bile.

Sevgi, garsonun getirdiği kahvesinden bir yudum alıp devam etti:

— "Adamın siki bir türlü tam kalkmıyordu. O da uğraşmak yerine bizi altına aldı; önce benim, sonra Meryem’in amını uzun uzun yaladı. İkimizi de bir güzel boşalttıktan sonra 'Çok terlediniz evladım, hadi bir duşa girin gelin' dedi. Duştan çıktığımızda ise bizi yatakta bekliyordu. Sırtüstü uzanmıştı."

Meryem heyecanla lafa girdi:

— "Aynen öyle! Bana dedi ki; 'Sen yüzüme otur, seni yalayacağım; Sevgi de oral yapsın bakalım geçen seferki gibi bir mucize olacak mı...' Ben hemen ağzına oturdum, o benim amımı iştahla emerken Sevgi de aşağıda işe koyuldu." Sevgi, o anki yüz ifadesini takınarak araya girdi:

— "Aysun, ömrümde ilk defa bir erkeğin sikini ağzıma aldım. Daha önce am yalamıştım, dürüst olayım tat olarak pek bir farkı yoktu ama asıl mesele o şeyin ağzımda gitgide büyümesiydi. İçimden 'Tamam, 500 doları kaptım' diyorum ama bir yandan da göt korkusu başladı; çünkü o büyüdükçe 'götten sikilme' ihtimali de artıyordu."

Meryem arkası dönük oturduğu için durumun farkında değilmiş. Sevgi, Meryem’in kalçasına sert bir şaplak atıp "bak" der gibi eliyle gel işareti yapmış. Meryem de hemen Cevdet’in ağzından kalkıp Sevgi’nin yanına diz çökmüş, ikisi birden siki yalamaya başlamışlar. Sevgi gülerek ekledi:

— "Cevdet Bey yattığı yerden kafasını kaldırıp bize baktı, 'Belki de hayatımda gördüğüm en kötü saksoyu çekiyorsunuz ama yine de çok heyecan verici' dedi. Adam öyle deyince biz daha bir hırs yaptık, daha iştahlı asıldık." Dayanamayıp sordum:

— "Eee, büyük müydü bari? Yani korktuğunuz kadar var mıydı?"

Meryem ellerini aralayıp yaklaşık 15 santimi işaret etti:

— "Valla anca bu kadar Aysun. Yani korkulacak bir dev falan değildi."

— "Ee, sonra?" dedim merakla. Meryem anlatmaya devam etti:

— "Biz tam kaptırmışken adam bir boşaldı... Ama ne boşalma! İkimizin de suratı, gözü döl içinde kaldı. Kendimizi banyoya zor attık. Temizlendikten sonra yanımıza geldi, 'Bu bugünlük yeter, bir süre daha kalkmaz zaten; hadi biraz gezelim' dedi. Tekrar duş alıp hazırlandık ve dışarı çıktık."

Kızlarla bir araya geldiğimiz o sakin kafede, Sevgi ve Meryem’in anlattıklarını dinlerken zamanın nasıl geçtiğini anlamamıştım. Aslında her şey bu geçtiğimiz Cumartesi günü yaşanmıştı. Kızların o günkü heyecanı hala taze olduğu için anlatırken yerlerinde duramıyorlardı. Sevgi kahvesinden bir yudum alıp, o günü tekrar yaşıyormuş gibi gözlerini kısarak devam etti:

— "Duştan çıktığımızda adam resmen tazelenmiş gibiydi. Bizi evden o lüks cipiyle bizzat kendisi çıkardı. Şoför falan yoktu bu sefer. 'Bugün sizin gününüz, ne istiyorsanız o olacak' dedi."

Sevgi’nin bıraktığı yerden Meryem devraldı, heyecanı sesinden okunuyordu:

— "Önce bizi İstanbul’un en gösterişli alışveriş merkezlerinden birine götürdü. Aysun, hayatımda adımımı atmadığım mağazalara girdik. Adam başımızda dikilip 'Şu yakışır, bunu da alalım' diye darlamıyor; kartı elimize verip 'Siz kendinize yakışanı bilirsiniz, ben şurada kahvemi içiyorum' diyordu. Biz reyonların arasında kaybolurken o, dükkânın içindeki bekleme koltuklarında bacak bacak üstüne atmış, bizi bir baba edasıyla ama alıcı gözüyle izliyordu."

Sevgi gülerek araya girdi:

— "Bir ara kabinde denediğimiz elbiseleri göstermek için çıktığımızda, adamın gözlerinin içi parlıyordu. Hatta bir mağazada denediğim o sırtı açık elbiseyi görünce yanımıza gelip belimden hafifçe kavradı, kulağıma 'Bunu akşam yemekte üstünde görmek istiyorum' diye fısıldadı. O an anladım ki, adam sadece bedenimizi değil, bizimle kurduğu bu 'zengin beyefendi ve yeğenleri' oyununu da satın alıyordu." Meryem anlatmaya devam etti:

— "Alışveriş bittikten sonra Boğaz’a nazır, sadece rezervasyonla girilen o meşhur restoranlardan birine gittik. Masaya oturduğumuzda güneş batıyordu. Garson gelip içki isteyip istemediğimizi sordu ama biz ikimiz de 'Kullanmıyoruz' deyince Cevdet Bey hemen atıldı; 'Kızlarım ne içiyorsa ben de ondan alayım' dedi. Masaya en taze meyve suları, buz gibi alkolsüz kokteyller geldi. Bize işimizden, hayallerimizden, ailemizden sordu. Ama ara sıra masanın altından ayağını bacağıma sürttüğünde, neden orada olduğumuzu hatırlatıyordu tabii." Sevgi başını sallayarak onayladı:

— "Yemekte bize hayat dersi veriyordu resmen. 'Güzellik geçicidir evladım, ama akıllı kadın her zaman kazanır' dedi. Alkol almadığımız için kafamız pırıl pırıldı, her kelimesini hafızamıza kazıdık. Hesabı öderken garsonlara bıraktığı bahşiş bile bizim bir haftalık yevmiyemiz kadardı. Çıkışta bizi yine arabasıyla aldı ama eve falan değil, doğrudan dükkanın önüne getirdi. İşte hani bugün gördün ya, hani Müge Abla ile dışarı fırlamıştınız... İşte o lüks araçla dükkana öyle giriş yaptık."

Kızlarla kafenin en kuytu köşesinde otururken, Sevgi kahvesinden bir yudum alıp o Cumartesi gününün geri kalanını anlatmaya devam etti. Olayın rengi yemekten sonra iyice değişmişti.

— "Yemekten sonra 'Hadi artık gidelim'

dedik ama Cevdet Bey bizi bırakmaya niyetli değildi," dedi Sevgi, gözlerini kısarak. "Bizi yine o lüks arabasına bindirdi ama dükkana ya da eve değil, tekrar o ıssız villasına döndük. Hava kararmıştı, villanın bahçe ışıkları yanınca ortam iyice film sahnesi gibi olmuştu." Meryem heyecanla araya girdi:

— "İçeri girdiğimizde Cevdet Bey çok rahattı. 'Bugün çok güzel vakit geçirdik, sizi hemen göndermek istemiyorum' dedi. Salondaki o devasa televizyonu açtı, yumuşacık koltuklara yayıldık. Ama aklımızda hep o soru vardı: Acaba şimdi ne isteyecek? Hani siki kalkmıyordu ya, 'Acaba dillenir mi?' diye birbirimize bakıp duruyorduk."

Sevgi gülerek devam etti:

— "Meryem’in dediği gibi, adam bizi yanına oturttu. Bir kolu benim omzumda, diğeri Meryem’in. Alkol kullanmadığımızı bildiği için bize en özel meyvelerden, egzotik içeceklerden hazırlatmış. Bir yandan televizyon izliyoruz, bir yandan o bize hayatı anlatıyor. Ama elleri hiç boş durmuyor; bir Meryem’in dizini okşuyor, bir benim saçlarımla oynuyor. O villanın sessizliğinde, o lüksün içinde kendimizi öyle bir kaptırmışız ki, bir ara Meryem adamın göğsüne yaslanıp uyuyakalacaktı neredeyse."

— "Asıl bomba ayrılırken patladı," dedi Meryem. "Gece iyice ilerleyince 'Hadi artık kızlarım, sizi yormayayım' dedi. Bizi yine arabasına bindirdi. Ama dükkanın önüne gelmeden önce, hani bugün gördüğün o sahne var ya... İşte o dükkanın önündeki o görkemli inişimiz aslında villadan dönüşümüzdü. Kapımızı şoför açtı, Cevdet Bey yanımızda... Herkesin bize 'Bunlar kiminle, nereden geliyor?' diye bakması paha biçilemezdi."

Sevgi cebinden bin dolarlık zarfı tekrar gösterip bana göz kırptı:

— "Yani Aysun, o bin dolar sadece o beş dakikalık sakso için değil; o villadaki o 'prensesler gibi ağırlanma' ve adamın egosunu tatmin etme bedeliydi. Adam resmen bizi satın almıyor, bizi kiralayıp kendi dünyasında birer süs eşyası gibi gezdiriyor."

Kızları dinlerken içimdeki merak ve korku birbirine karışmıştı. Onlar bu lüksün içinde yollarını bulmuşlardı ama benim sıram geliyordu.

Kızları evlerine bıraktıktan sonra kafamda binbir tilkiyle kendi evime döndüm. Bütün gece Meryem’in çığlıkları ve Sevgi’nin o çaresiz "Söz" deyişi kulaklarımda çınladı. Uyku tutmadı, yatağın içinde döne döne sabahı ettim.

Ertesi sabah telefonumun keskin bildirim sesiyle sıçradım. Buse abla bir konum atmış, altına da tek kelime yazmıştı: "Acil gel." Kalbim küt küt atarak fırladım evden. Verilen adrese vardığımda Buse abla her zamanki rahat tavrıyla beni bekliyordu. Yanına varır varmaz nefes nefese sordum:

— "Hayırdır abla, sabahın köründe ne bu aciliyet?"

Buse abla yüzünde muzip bir gülümsemeyle koluma girdi, beni hafifçe kenara çekti:

— "Seni bugün Sedat ile tanıştıracağım Aysun. Tam senin kaleminde, tam aradığın biri. Otuz yaşında, eli yüzü düzgün, üstelik evli."

Duyduğum şeyle gözlerim yerinden fırlayacak gibi oldu:

— "Evli mi? Abla ne diyorsun sen, başımıza iş mi açacağız?"

Buse abla kahkahayı bastı, sanki çok normal bir şeyden bahsediyormuşuz gibi omzuma vurdu:

— "Kızım asıl evli olması daha iyi ya! Peşine düşmez, seni arayıp sormaz, darlamaz. Tek seferde biter gider. Hem merak etme, ben referansıyım; daha önce ben denedim, gayet iyi mala vuruyor, işini bilir."

Duyduklarım karşısında panik her yerimi sardı. Meryem’in o ağlayarak anlattığı sahneler film şeridi gibi geçti gözümün önünden.

— "Abla saçmalama, ne diyorsun sen? Ben istemem öyle şey, hazır değilim!" diye geri çekildim.

Buse abla halime bakıp tekrar güldü, beni yatıştırmaya çalışan bir ses tonuyla devam etti:

— "Korkma be kızım! Kimse seni zorla sikecek değil ya... Önce bir oturur konuşursunuz, biraz öper, sever, okşar... Sen de o sırada erkek siki nasıl bir şeymiş, şöyle bir elleyerek, dokunarak öğrenirsin. İlk adımını atman lazım artık, yoksa bu korkuyla ömür geçmez."

Elim ayağım titriyordu. Müge Abla’nın o profesyonel dünyasından sonra, Buse abla beni şimdi doğrudan ateşin ortasına, Sedat denilen o adamın kucağına itiyordu.

Buse abla ile masada oturmuş, Sedat’ın gelmesini bekliyorduk. Benim ellerim dizlerimin üzerinde, birbirine dolanmış haldeydi. Buse’nin telefonu titredi, ekrana bakıp "Gelmiş," dedi. Ardından hızlıca bir mesaj yazdı: "İçerideyiz, gel. Bir şeyler içelim, sonra kalkarız." Çok geçmeden kapıda o göründü. Buse ablanın anlattığı kadar vardı; 1.80 boylarında, zayıf ama yapılı, güldüğünde yanaklarında gamzeleri çıkan, oldukça yakışıklı sayılabilecek bir adamdı. Sedat, etrafa kısa bir göz attıktan sonra bizim masaya doğru yöneldi. Adımları kendinden emindi. Buse abla neşeyle ayağa kalktı:

— "Hoş geldin Sedat! Bak, bahsettiğim arkadaşım Aysun," diyerek bizi tanıştırdı.

Sedat, sıcak bir gülümsemeyle elini uzattı:

— "Memnun oldum Aysun," dedi.

Elini tuttuğum an sanki vücudumdan bir elektrik akımı geçti. Parmaklarım zangır zangır titriyordu, avcumun içindeki teri gizlemem imkansızdı. Sedat elimi bırakmadı, aksine diğer elini de üzerine koyup güven verircesine hafifçe sıktı. Titrememi anında fark etmişti. Gözlerimin tam içine, o yumuşak ve sakin bakışıyla baktı:

— "Sakin ol Aysun. Buse bana her şeyi anlattı, neden burada olduğumuzu ve ne hissettiğini biliyorum. Korkacak, çekinecek hiçbir şey yok. İnan bana, sana yardımcı olmaya geldim. Her şey senin istediğin gibi ve senin hızında ilerleyecek," dedi.

Sesi o kadar huzur vericiydi ki, içimdeki o vahşi panik biraz olsun durulur gibi oldu. Ama yine de zihnimde Cevdet Bey’in o sert tavırları ve kızların anlattığı acı dolu sahneler yankılanıyordu. Masaya oturduğumuzda Sedat’ın o sakin hali beni biraz rahatlatmıştı ama Buse’nin masadaki varlığı ve birazdan bizi baş başa bırakacak olması düşüncesi hala kalbimi sıkıştırıyordu.

Masada içtiğimiz o ilk içecekler ve Sedat’ın sakinleştirici sohbetiyle geçen tanışma faslından sonra, Sedat bardağını masaya bırakıp gözlerimin içine baktı.

— "Çıkalım mı?" diye sordu.

Bu soru aslında köprüden önceki son çıkıştı. Buse abla hiç istifini bozmadı, cevap vermedi; kararı tamamen bana bırakmıştı. Kalbimin güm güm atışını kulaklarımda hissediyordum. Eğer şimdi "hayır" dersem bu iş burada bitecekti ama "evet" dersem geri dönüşü olmayan bir yola girecektim. Derin bir nefes alıp, sesimin titremesine engel olmaya çalışarak:

— "Çıkalım," dedim.

Sedat’ın sorusunun ardından masadan kalktığımızda, içimdeki o tuhaf heyecan iyice tavan yapmıştı. Kapının önüne çıktığımızda Sedat kilidi açtı; ben çekinerek ön koltuğa yöneldim ve yanına oturdum. Buse ablanın bizden ayrılacağını, beni "kurdun ağzına" tek başıma bırakacağını sanıyordum ama o, kapıyı açıp arkaya yerleşiverdi. Şaşkınlıkla dikiz aynasından ona bakınca gülümsedi:

— "Biraz daha yanındayım, rahat ol kızım. Hemen öyle kaçıp gitmem, alışana kadar buradayım," dedi.

Sedat koltuğunu ayarlayıp bana döndü. Gamzeleriyle o kadar samimi duruyordu ki, insan ister istemez gevşiyordu.

— "Rahat olmanın en kolay yolu, kimsenin sizi tanımadığı, yabancı yerlerde vakit geçirmektir. Ne dersiniz, Sakarya’ya gidelim mi? Vaktiniz var mı?" diye sordu.

Gözlerimi kucağımdaki ellerime indirdim. Her zamanki o pasif tavrımla, "Sen bilirsin," diye mırıldandım. Sedat arabayı çalıştırmak yerine elini kontaktan çekti ve bana doğru döndü. Bakışları bu sefer yumuşak ama otoriterdi. İlk dersini o an, henüz yolun başında verdi:

— "Bak Aysun, bu ilk dersin olsun. Birisiyle konuşurken 'sen bilirsin', 'sana kalmış' veya 'nasıl istersen' dersen, karşındaki adam seni asla tanıyamaz. Seni tanımadığı için de sadece kendi istediği gibi hareket eder, seni yönlendirir. Bu da bir süre sonra seni mutsuz eder. O yüzden net ol; gitmek istiyorsan 'gidelim' de, istemiyorsan 'başka bir fikir söyle'. Kendi isteğini söylemekten korkma."

Onun bu netliği ve dürüstlüğü karşısında bir an duraksadım. Haklıydı. Derin bir nefes aldım, bu sefer gözlerinin içine bakarak:

— "Tamam, gidelim o zaman," dedim.

Sedat bu cevabımla rahatlamış gibi gülümsedi, vitesi bire takarken neşeyle söylendi:

— "Hah, şöyle! Ne istediğini bilelim ki ona göre davranalım, müneccim değiliz sonuçta," dedi ve gaza bastı.

Sedat arabayı uygun bir yere park ettikten sonra indik. "Burası meşhur Çark Caddesi," dedi etrafı işaret ederek. "Hadi biraz yürüyelim, kalabalığa karışmak iyi gelir." Buse abla hiç vakit kaybetmeden Sedat’ın sol koluna girdi. Ben ne yapacağımı bilemez halde duraksarken, Sedat boşta kalan sağ elini bana uzattı. Bir an tereddüt etsem de uzanıp elini tuttum. Avucunun sıcaklığı ve o güven veren tutuşuyla beraber caddede yürümeye başladık.

İlk birkaç dakika benim için tam bir işkenceydi. Gözlerim dükkanların vitrinlerine değil, sürekli karşıdan gelen insanların yüzlerine kayıyordu. "Acaba bize mi bakıyorlar? Yanımızdaki adamla olan bu tuhaf halimizi fark ediyorlar mı? Ya tanıdık birine rastlarsam?" diye düşünmekten kendimi alamıyordum. Herkes sanki bizi izliyormuş gibi geliyordu.

Ancak bir süre sonra fark ettim ki; insanlar kendi telaşında, kendi alışverişinde... Kimse dönüp de "Bu genç kızın bu adamla ne işi var?" diye bakmıyordu. Kalabalığın içindeki o anonimlik, Sedat’ın dediği gibi beni yavaş yavaş gevşetmeye başladı. Kimsenin umurunda olmadığımızı anlayınca omuzlarımdaki yük hafifledi, adımlarım yere daha sağlam basmaya başladı.

O rahatlamayla Sedat’ın elini biraz daha sıkı tuttuğumu fark ettim. Bir ara bir vitrine bakarken yanımızda bir boşluk hissettim. Buse ablanın neşeli sesi kesilmişti. Panikle başımı sola çevirdim, Buse yanımızda yoktu! Kalbim anlık bir sıçramayla ağzıma geldi; meğer Sedat ile ne kadar zamandır el ele, baş başa yürüyormuşum farkında bile değildim. Hemen arkama baktım. Buse abla bir iki metre gerimizde, yüzünde "Hah, işte böyle alışacaksın" der gibi muzip bir gülümsemeyle bizi takip ediyordu. Onu orada görünce derin bir "oh" çektim. Sedat, korktuğumu anlamış gibi elimi hafifçe okşadı ve hiçbir şey söylemeden yürümeye devam ettik.

Çark Caddesi’nin kalabalığı içinde yürürken Sedat, yavaşça elimi bıraktı ve kolunu omzuma attı. Beni kendine doğru çekince bir an sendelesem de göğsüne yaslanmış oldum. Boşta kalan elimi önce ne yapacağımı bilemeyerek havada tuttum, sonra çekinerek onun beline yerleştirdim. Artık sadece ellerimiz değil, vücutlarımız da birbirine değiyordu ve Sedat’ın sıcaklığını, hafif parfüm kokusunu çok daha yakından hissedebiliyordum.

Yol kenarında boş bir bank görünce oraya oturduk. Sedat kolunu hâlâ omzumdan indirmemişti, beni sahiplenmiş gibi tutuyordu. Benim elim ise artık belinde değil, dizimin üzerine inmişti. Öylece oturmuş, önümüzden akan kalabalığı, birbirine bir şeyler anlatan insanları izliyorduk. Buse abla ise hemen yanımızdaki diğer banka geçmiş, "Ben sizinle değilim" havasında kendi başına takılıyor, telefonuna bakıyordu.

Bir süre sonra içimde bir şeylerin değiştiğini fark ettim. O zangır zangır titreyen ellerim durulmuş, boğazımdaki o düğüm çözülmüştü. Etraftaki yabancı yüzler artık beni korkutmuyordu. Bu inanılmaz rahatlama hissiyle, kendiliğimden başımı Sedat’ın omzuna yasladım. Sert ama güven veren omzu, sanki dünyadaki en güvenli limanmış gibi geldi o an.

Sedat, başımı yasladığımı hissedince hafifçe gülümsedi. Saçlarıma küçük, şefkatli bir öpücük kondurdu ve kulağıma doğru eğilerek fısıldadı:

— "Gördün mü? Korkulacak bir şey yokmuş. Şimdi istersen daha sakin, kimsenin bizi rahatsız etmeyeceği bir yere gidelim mi?"

Gözlerimi kapatıp o anın huzurunu içime çektim. Cevdet Bey’in o sertliği veya Meryem’in anlattığı o gergin sahnelerden eser yoktu burada. Sedat bana bir yabancı değil de, uzun zamandır tanıdığım bir dostmuş gibi hissettirmeye başlamıştı. Başımı omzundan kaldırmadan:

— "Olur, gidelim," dedim.

Artık ona gerçekten güveniyordum ve Buse ablanın "staj" dediği o sürecin bir sonraki adımına kendimi hazır hissediyordum.

Banktan kalkıp arabaya doğru yürürken kafamda binbir senaryo dönüyordu. "Acaba bir otele mi gideceğiz, yoksa bungalov tarzı bir yere mi?" diye düşünmekten kendimi alamıyordum. Ancak Sedat direksiyonu bambaşka bir yöne kırdı. Şehirden uzaklaşıp ağaçların sıklaştığı ormanlık bir alana girdik. Burası girişi ücretli, içinde kamelyaların ve mangal yerlerinin olduğu geniş bir mesire alanıydı.

Buse abla arka koltuktan etrafa bakıp, "Buralar çok kalabalık olur, daha içeriye sür, kimsenin olmadığı sote bir yer bulalım," dedi. Haftaiçi olduğu için aslında o kadar kalabalık değildi ama Buse’nin tecrübesine güvenip sustum. Sonunda Sapanca Gölü’nü tepeden gören, ulu ağaçların arasında gizlenmiş, tam anlamıyla "sote" bir yere arabayı çektik.

Sedat ve Buse hemen bagajı açtılar. İçeriden örtüler, yiyecekler ve içecekler çıkardılar. Sedat bagajı kapatırken bana bakıp gülümsedi:

— "Aslında mangal da yapabilirdik ama o şimdi çok uzun iş, vaktimizi ona harcamayalım. Kahvaltılık bir şeyler hazırladık, öylece atıştırırız," dedi.

Buse abla örtüyü yere sererken bana döndü:

— "Aysun, ben buraları hallederken sen de Sedat ile biraz gez bakalım. Hem etrafı tanırsın hem de biraz açılırsın. Yarım saate her şey hazır olur, sizi çağırırım," dedi.

Bu resmen "Gidin ve baş başa kalın" demekti.

Sedat elimi tuttu ve ormanın derinliklerine, ağaçların arasına doğru yürümeye başladık. Yaprakların hışırtısı ve kuş sesleri dışında hiçbir ses yoktu. Bir süre sonra Sedat durdu ve bana döndü. Çenemi nazikçe kavrayıp yüzümü kendine doğru kaldırdı. Gözlerinin içine bakarken kalbim yine hızlandı ama bu seferki korkudan değil, bambaşka bir heyecandandı. Eğilip dudaklarıma yumuşak bir öpücük kondurdu.

Daha önce Sevgi, Meryem ve Kübra ile defalarca öpüşüp sevişmiştim ama bu... Bu çok farklıydı. Bir erkeğin dudaklarının sertliği ve o yabancı his başlangıçta beni tutuklaştırdı. Ancak Sedat o kadar sabırlı ve nazik davranıyordu ki, kısa süre sonra ben de ona karşılık vermeye başladım. Sedat asla ileri gitmiyor, sadece öpüşüyor ve saçlarımı okşuyordu. Onun bu acele etmeyen, sınırlarıma saygı duyan tavrı, içimdeki son savunma duvarlarını da yıktı. Artık ona gerçekten güveniyordum.

Sedat’ın dudakları dudaklarımdayken bir an duraksadım. Ormanın sessizliği güven verse de içimdeki o çocuksu korku hala bir köşede pusudaydı. Geri çekilip etrafa bakındım.

— "Buraya biri gelir mi? Kimse bizi görmez değil mi?" diye fısıldadım.

Sedat güven veren o gamzeli gülüşüyle gözlerimin içine baktı:

— "Buraya gelmenin tek yolu Buse’nin olduğu taraftan geçmek Aysun. Başka yol da yok, giriş de yok. Buse orada olduğu sürece buraya bizden başka kimse adım atamaz," dedi.

Bu sözler içimdeki son kilidi de açtı. O ana kadar hep başkalarının hikayelerini dinlemiş, başkalarının cesaretine hayran kalmıştım. Şimdi sıra bendeydi. Ani bir kararla Sedat’ın gözlerinin içine bakarak gömleğimin düğmelerini çözmeye başladım. Sütyenimi de çıkarıp bir kenara bıraktığımda, ormanın serin havası tenime değdi ama içim yanıyordu. Tekrar Sedat’ın dudaklarına yapıştım.

Altımda pantolonum hala duruyordu ama üstüm tamamen çıplaktı. Sedat mesajı almıştı; elleri belimi kavradı, dudakları önce ağzımda, sonra boynumda ve en sonunda göğüslerimde gezinmeye başladı. O öptükçe vücudumun titremesi yerini yoğun bir sıcaklığa bırakıyordu. Bacaklarımın arasındaki ıslaklığı hissedebiliyordum; heyecanım doruktaydı ama bir yanım hala o görünmez sınırı korumak istiyordu. Sedat bir ara durup nefes nefese kulağıma fısıldadı:

— "Sikimi görmek ister misin Aysun? Dokunmak ister misin?"

Bu soruyla bir an duraksadım. Merak ediyordum, hem de çok... Ama Meryem’in o acı dolu çığlıkları hala zihnimin bir köşesinde yankılanıyordu. Henüz o kadar ileri gitmeye, o gerçekle yüzleşmeye hazır değildim. Gözlerimi kapatıp başımı göğsüne yasladım:

— "Şu an değil," dedim kararlı ama yumuşak bir sesle. "Sadece böyle kalsak... Biraz daha böyle devam etsek?"

Sedat hiç zorlamadı. Alnıma bir öpücük kondurup beni tekrar kendine çekti. Sınırımı çizmiştim ve onun bu sınıra saygı duyması, ona olan güvenimi bin kat daha artırdı.

Buse’nin telefonu ormanın sessizliğini bozana kadar o tatlı heyecan devam etti. Sedat, bir eliyle belimi okşarken diğer eliyle telefonunu açtı: "Tamam, yakındayız, geliyoruz... Sen çayları doldur, biz de acıktık zaten," dedi. O konuşurken ben çoktan yerdeki sütyenimi ve gömleğimi kapmış, arkamı dönerek telaşla giyinmeye başlamıştım bile. Kalbim hala yerinden çıkacakmış gibi atıyordu. Üstümü başımı apar topar düzeltip, Sedat ile el ele tutuşarak Buse’nin hazırladığı piknik alanına döndük.

Buse, elinde çay bardağıyla bizi karşıladı. Gözlerini ikimizin üzerinde şöyle bir gezdirdi, o muzip bakışlarını üzerimizden çekmeden:

— "Hayırdır? Yarıda mı kaldı yoksa?" dedi, sesindeki imayı gizlemeden.

Sedat gayet rahat bir şekilde sofraya bağdaş kurup oturdu:

— "Yarıda kalan bir şey yok Buse, her şey tam da istediğimiz gibi gidiyor," dedi.

Onun bu kendinden emin tavrı beni biraz olsun yatıştırsa da Buse durmaya niyetli değildi.

— "Aysun, düğmeleri yanlış iliklemişsin kızım, o heyecanla ne yaptın öyle?" dedi kıkırdayarak.

Ben aniden gelen panikle aşağıya baktım; gerçekten de gömleğin uçları birbirini tutmuyordu. "Eyvah" diyerek ellerim titreyerek düğmeleri tekrar açıp düzgünce iliklemeye başladım. Yüzümün alev alev yandığını hissedebiliyordum.

Buse, halime acımış gibi yaparak ama yine de gülerek:

— "Tamam canım, panik olmana gerek yok. Biz yabancı değiliz, senin için buradayız sonuçta," dedi ve hemen Sedat’a döndü: "Eee, ne durumdayız Sedat? İlerleyebildik mi?"

Sedat çayından bir yudum aldı ve gülümseyerek:

— "Valla şu an için grekoromende kaldık," dedi.

Buse bu cevaba büyük bir kahkaha patlattı ama ben hiçbir şey anlamamıştım. Saf saf yüzlerine bakınca Sedat durumu açıklama gereği duydu:

— "Korkma Aysun, bir güreş tabiri bu. Grekoromende belden aşağıya dokunmak, oyun kurmak yasaktır; her şey belden yukarısıyla yapılır. Ben o manada söyledim," dedi.

Bunu duyunca, az önce ormanda göğüslerimin Sedat’ın ellerinde olduğu anlar aklıma geldi. İstemsizce kollarımı göğsümün üzerinde birleştirip kendimi korumaya aldım. Hem utanmıştım hem de Sedat’ın bu "sınıra saygı duyan" benzetmesi içimi tuhaf bir şekilde huzurla doldurmuştu.

Buse, bardağını kenara bırakıp her zamanki o çiğ ve direkt tavrıyla Sedat’a doğru biraz daha yanaştı. Gözlerini benim üzerime dikip adeta bir ihtar verir gibi konuştu:

— "Bak Aysun, bir erkeğin sikini kaldırıp da indirmemek ona yapılacak en büyük eziyettir. Madem devam etmeye niyetin yok, o zaman ben devralıyorum," dedi.

Duyduğum şeyle yerimde donup kaldım. Boğazım kurudu, ne diyeceğimi bilemedim. Sadece, "Şimdilik bana bu kadar yeter..." diye mırıldanabildim. Sesim kendi kulaklarıma bile çok cılız gelmişti.

Buse, halime bakıp hafifçe gülümsedi ama bu seferki gülüşü daha farklı, daha cüretkardı:

— "Peki canım, sen bilirsin. İster burada oturup bizi izle, bir şeyler öğren; istersen biraz daha gez gel. Bize 15-20 dakika yeter," dedi.

Normalde oradan hemen kaçmam, ormanın derinliklerine doğru koşmam gerekirdi ama yapamadım. Nedenini bilmediğim, tarif edemediğim bir merak duygusu beni o banka çivilemişti. Oturmaya devam ettim.

Buse, benim kalacağımı anlayınca hiç vakit kaybetmeden Sedat’ın dudaklarına yapıştı. Az önce benimle nazikçe öpüşen o adamın, şimdi Buse ile nasıl daha vahşi, daha aç bir şekilde öpüştüğünü izliyordum. Buse bir an nefes almak için ayrıldı, başını bana doğru çevirdi:

— "Sadece bizi izleme Aysun, arada bir yolun aşağısına doğru bak. Nöbet sırası sende, biri gelirse haber verirsin," dedi.

Bu sözleri söylerken eli çoktan aşağıya inmişti. Sedat’ın pantolonunun üzerinden, artık iyice belirginleşmiş olan o sertliği yavaş yavaş, dairesel hareketlerle okşamaya başladı. Sedat’ın boğazından hafif bir inilti yükseldiğinde, az önce "Şu an değil" dediğim o gizemli ve korkutucu dünyanın perdeleri tam önümde aralanmaya başlıyordu.

Buse’nin bu inanılmaz rahatlığı karşısında donup kalmıştım. Aslında şaşırmamam gerekiyordu; Müge Abla ile yan yana gelip "Beraber sikildik" diyen, hayatı bu kadar uçlarda yaşayan bir kadından başka ne beklenebilirdi ki?

Buse hiç acele etmiyordu. Üzerindeki kıyafetleri tam anlamıyla çıkarmaya bile tenezzül etmedi. Sedat’ın kemerini bile çözmeden, sadece fermuarını tek hamlede aşağı indirdi ve o sertleşmiş varlığı dışarı çıkardı. İlk defa bir erkek sikini bu kadar yakından, kanlı canlı görüyordum. Yaklaşık 18 santim boyunda, cetvel gibi dümdüz ve damarlıydı. Buse, birkaç el şakasından sonra hiç duraksamadan ağzına aldı. O ıslak vakumlama sesleri ormanın sessizliğinde yankılanırken, Sedat’ın başını geriye atıp gözlerini kapattığını gördüm.

Yeterince ıslattığından emin olan Buse, siki serbest bıraktı. Kendi pantolonunu dizlerine kadar sıyırdı ve kamelyanın kenarına doğru domaldı. Sedat, o diri ve ıslak siki Buse’nin amına birkaç kez yukarı aşağı sürterek nabız yokladı. Sonra tek bir sert hamleyle bastırınca, o uzunluk Buse’nin içinde bir anda kayboldu. Buse’den boğuk bir inilti yükseldi. Sedat önce temposunu düşük tuttu, sanki her santimini hissetmek ister gibiydi; ama sonra hızını artırıp ritmik bir şekilde sikişmeye başladılar.

Ben bir yandan yolu kolaçan etmeye çalışıyordum ama gözlerim mıknatıs gibi önümdeki bu manzaraya çekiliyordu. On dakika kadar bu pozisyonda devam ettikten sonra Sedat, Buse’yi piknik örtüsünün üzerine sırtüstü yatırdı. Buse’nin pantolonu hala ayaklarındaydı. Sedat onun bacaklarını tutup geriye, tam memelerine kadar bastırdı. Adeta şınav çeker gibi Buse’nin üzerine abandığında, amına giren siki her seferinde daha derinden hissediliyordu.

O anın şehvetiyle kendimi kaybetmişken Sedat nefes nefese bağırdı:

— "Aysun, peçete ver!"

Ben o anın büyüsüne öyle kapılmıştım ki, ne dediğini anlamadım; mal gibi yüzlerine bakmaya devam ettim. Sedat dişlerini sıkarak tekrar seslendi:

— "Hadi kızım, baksana! Yaklaştım, peçeteyi uzat çabuk!"

O an kendime geldim. Hemen yan tarafta duran peçete paketinden bir avuç çekip titreyen ellerimle ona uzattım. Sedat son bir iki sert hamle daha yaptıktan sonra siki hızla çıkardı, uzattığım peçetelere sıkıca sarıp boşaldı.

Her şey bittiğinde ormana derin bir sessizlik çöktü. Sedat kenara çekilip derin derin nefes alırken, Buse hiçbir şey olmamış gibi doğrulup pantolonunu çekmeye başladı. Ben ise az önce şahit olduğum o vahşi ama büyüleyici görüntünün etkisinden nasıl çıkacağımı bilmiyordum.

Gördüklerim karşısında içimde tarif edemediğim bir hayal kırıklığı vardı. Aysun olarak hep o filmlerdeki gibi mum ışığında, ipek çarşaflarda, uzun uzun sevişilen bir sahne hayal etmiştim. Oysa burada ne bir ön sevişme vardı ne de estetik bir duruş... Resmen "tak-çıkar-bitir" olmuştu. Üstelik o kıyafetlerin içinde, domalmış bir vaziyette yapılan sikişten Buse abla gerçekten zevk almış mıydı?

Sedat, soluk soluğa doğrulup üstünü başını şöyle bir silkeledi. "Ben bir arabadan sigara alıp geleyim, ciğerlerim bayram etsin," diyerek yanımızdan uzaklaştı. O gidince Buse abla örtünün üzerinde doğrulup saçlarını eliyle geriye attı. Dayanamayıp yanına sokuldum ve fısıldadım:

— "Abla... Gerçekten zevk aldın mı böyle? Hiç sevişmeden, apar topar oldu bitti sanki..."

Buse abla halime bakıp şuh bir kahkaha patlattı:

— "Kızım sen ne diyorsun? Adam 15-20 dakika aralıksız zımbaladı beni! Millet 3-5 dakikada boşalıp üstüne yatıyor. Kondisyonu görmüyor musun? İleride işin içine girince anlarsın neyin zevk, neyin hamallık olduğunu."

Henüz bu sözleri sindirememişken, Buse abla Sedat’ın gelişini kollayarak ciddileşti. Gözlerimin içine bakıp o can alıcı soruyu sordu:

— "Eee Aysun, kararını verdin mi? Akşama kadar vaktimiz var, yerimiz de müsait. Benim gibi amdan vermesen de en azından bir ağzına falan al istersen. Bir tadına bak, öğrenmiş olursun. Yarın bir gün biri ile takılacaksan hatalarını şimdi burada gör."

Midem bir an bulandı, az önce gördüğüm o sahne gözümün önüne geldi.

— "Abla saçmalama ne diyorsun? Az önce senin amından çıkan siki ben şimdi nasıl ağzıma alayım? İğrenç değil mi?" dedim yüzümü buruşturarak.

Buse abla omuz silkti, sanki dünyanın en normal şeyinden bahsediyordu:

— "Am dediğin yalanan bir şey kızım, niye pis olsun? Hem alt tarafı am, alt tarafı sik... Neyse, suyla yıkarız, gıcır gıcır olur. Bak adam gelmeden karar ver; eğer şimdi arabaya binersek İstanbul’da soluğu alırız, bu fırsat da kaçar."

Sedat elinde sigara paketiyle yanımıza döndüğünde, ormanın serin havası az önceki sıcak sikişin kokusunu yavaş yavaş dağıtıyordu. Bir süre sessizce, havadan sudan konuşarak oturduk. Sedat sigarasından derin bir nefes çekip gökyüzüne üflerken, termostaki son çayı paylaştık Sedat bize

— "Eee, çay da bittiğine göre... Biraz daha oturalım mı, yoksa kalkalım mı ?"

Diye sordu ama gözleri benim üzerimdeydi. Buse abla da bana dönüp, "Ne karar verdin?" dercesine kaşlarını kaldırdı. O an içimde fırtınalar kopuyordu; az önceki iğrenme hissi ile merak duygusu resmen savaş halindeydi. Ama Buse’nin dediği o "hanzonun birinden öğrenmek" fikri beni korkutuyordu. Derin bir nefes aldım ve gözlerimi kaçırarak yavaşça kafamla "tamam" işareti yaptım. Buse abla zafer kazanmış bir komutan edasıyla gülümsedi ve Sedat’a döndü:

— "Son bir ders kaldı Sedat. Bizim kız sakso çekmeyi de öğrensin bugün. Öyle az önceki gibi erkeği yarı yolda bırakmak olmaz, işin nasıl yapılabileceğini tam bilsin," dedi.

Sedat bana baktı. Gözlerinde o her zamanki nazik ama bu sefer daha davetkar ifade vardı. Ben ise sesim titreyerek duygularımı dile getirdim:

— "Bir daha böyle güvenilir ne ortam nede insan bulamam herhalde... Yarın bir gün ne olduğu belirsiz hanzonun birinden öğreneceğime, sen öğret bari Sedat. En azından senin sınırlarını biliyorum," dedim.

Buse, Sedat’a dönüp "Seninkini bir temizleyelim," dediğinde her şeyin daha da ciddileşeceğini anlamıştım. Sedat’ın pantolonunu tamamen çıkarttırdı. Gözlerimin önünde, elindeki su şişesiyle o sert ve damarlı siki bir güzel yıkadı. "Şimdi hazır," diyerek beni yanına çağırdı.

Buse, önce siki kendi elleriyle sıvazladı, sonra benim elimi tutup üzerine yerleştirdi. Ben acemice sadece ileri geri yapıyordum. Buse hemen müdahale etti:

— "Öyle değil... İleri geri yaparken dairesel hareketler de ekle, o zaman daha çok hoşuna gider," dedi ve elimi yönlendirerek doğrusunu gösterdi.

Ben onun gösterdiği gibi dairesel hareketlerle sıvazlamaya başlayınca Sedat’ın yüzü değişti. Buse, "Oldu öyle değil mi Sedat?" diye sorunca, Sedat "Olmaz mı, harika oldu!" dedi. Başardığımı hissetmek gururumu okşamıştı. Buse beni uyardı:

— "Kendini hazır hissediyorsan dilini kullanmaya başlayabilirsin, yoksa bu tempoda eline boşalacak."

Kararsızca Sedat’a baktım. Sedat, "Sen ona bakma, biraz daha dayanabilirim ama ağzına alırsan da yok demem," dedi. Buse’ye "Nasıl yapacağım?" diye sorduğumda, siki eline aldı; önce diliyle sikin kafasında daireler çizdi, sonra tüm gövdesinde dilini ve dudaklarını gezdirip tekrar diliyle daire çizerek bana gösterdi. "Hadi," dedi.

Aynısını yapmaya başladım. Sedat’ın gözlerine bakıyordum, aynı etkiyi yapıyor muyum diye. Sedat nefes nefese, "Dilinin ucuyla değil, bastırarak yap... Arada dudaklarını da kullan," diye talimat verdi. Dediğini yapınca "İşte böyle!" diye inledi. Daha beş dakika olmuştu ama sike iyice alışmıştım; artık korkarak değil, dilimi ve elimi bastıra bastıra kullanıyordum.

Buse, "İlk sefer için çok çabuk kaptın, bazı karılar yıllarca evli kalıyor da hala beceremiyor," dedi. "Neyse, şimdi emmeye başlayabilirsin, izle beni." Siki elimden aldı, önce kafasında dilini gezdirip sonra emmeye başladı. Emerken de eliyle sıvazlamayı bırakmıyordu. "Saxo çekerken sıvazlamayı sakın bırakma, ikisi aynı anda olacak," dedi ve siki tekrar bana verdi. Ben sikin kafasını emerken bir yandan da elimle sıvazlıyordum. Sedat, kafası ağzımdayken "Dilinle daire çiz," dedi. Yapınca, "Ohhh, iliğim çekiliyor sanki!" diye bir nida koyverdi. Bu beni daha da iştahlandırdı.

Buse bu sefer siki elimden almadan direktif verdi:

— "Alabildiğin kadar derine al, sonra geri çıkar ama tamamen ağzından çıkarma. Dudaklarını dişlerinin üzerine kapa ki dişin değmesin. Erkek ısırılacak sanıp tedirgin olmasın."

Dediğini harfiyen yapınca Sedat, Buse’ye döndü: "Süper... Yakında seni de Müge’yi de geçer bu."

Buse şakayla Sedat’ın çıplak bacağına bir şaplak attı: "Nankör pislik!" O an Sedat’ın hem Buse’yi hem de Müge Abla’yı sikmiş olduğunu da öğrenmiş oldum.

Sedat birden kasıldı, "Ben yaklaştım!" dedi. Buse hemen araya girdi: "Bu kısmı sen ilk seferinde yapamazsın," diyerek siki elimden aldı ve hızlı hızlı emmeye başladı. Az sonra Sedat büyük bir iniltiyle boşalırken, siki hala Buse’nin ağzındaydı. Sik ağzından çıktığında küçülmeye başlamıştı. Buse’ye bakıyordum; spermleri tükürmemişti. "Hadi toparlanalım," dediğinde her şeyi yuttuğunu anladım.

Dükkanın o pırıltılı dünyasından, Sapanca'nın bu ıssız ormanına uzanan bu ders, hayatım boyunca unutamayacağım bir finalle bitmişti.

Sedat, elimizdeki poşetleri ve örtüleri alıp ilerideki arabaya taşımaya başladığında, ormanın o derin sessizliğinde Buse abla ile baş başa kaldık. Etrafı toparlarken Buse abla her zamanki o dobra tavrıyla yanıma yaklaştı.

— "Bak Aysun," dedi, "Sana acır diye söylemedim ama Sedat istese seni götten de sikebilirdi. Ama baktım ki pantolonu bile çıkarmıyorsun, herhalde henüz sikilmek istemezsin diye düşündüm, araya girmedim." Duyduklarım karşısında hafifçe ürperdim ama haklıydı. Derin bir nefes alıp ona hak verdim:

— "Haklısın abla, gerçekten bu kadarı bile bana fazla geldi aslında. Ben yola çıkarken en fazla biraz gezeriz, tozarız, öpüşürüz, o da hadi bilemedin biraz elletirim falan sanıyordum. İşin bu boyuta geleceğini hiç hayal etmemiştim."

Buse abla halime gülümsedi, bakışları yumuşamıştı:

— "Şanslısın kızım. Bize zamanında böyle yol gösteren, neyin ne olduğunu anlatan kimse olmadı. Artık bana karşı bir çekincen kalmamıştır herhalde? Takıldığın, merak ettiğin ne varsa gel sor bana," dedi.

Onun bu teklifi karşısında az önce yaşadıklarımız gözümün önünden geçti. Kendimi tutamayıp güldüm:

— "Abla, az önce beraber aynı sike sakso çektik, el birliğiyle adamı boşalttık... Bu saatten sonra daha neyinden çekineceğim?" dedim.

Bu cevabım ikimizi de güldürdü. İstanbul’a doğru yola çıktığımızda akşamın karanlığı çökmüştü bile. Yol boyunca camdan dışarıyı izledim; sanki sabahtan beri yaşadıklarım bir rüya gibi geliyordu.

Eve vardığımızda doğrudan banyoya girdim. Sıcak suyun altında, o buharların arasında olup biten her şeyi tek tek zihnimden geçirdim. Sedat'ın vücudu, Buse'nin profesyonelliği ve benim o sike ilk dokunuşum... Su akıp giderken sanki üzerimdeki o eski, çekingen Aysun'un derisi de soyulup gidiyordu. Banyodan çıkınca üzerime çöken o devasa yorgunlukla kendimi yatağa attım. Hiçbir şey düşünemeden, kafamı yastığa koyduğum an derin bir uykuya daldım.

Posted Mar 6, 2026, 8:42 PM UTC

4012
Loading comments…