Ürolog Asistanı -8
Herkese selam. Seriye devam etme kararı aldım ve sizleri gerçekten yarı yolda bırakamazdım. Şikayet riski de sona erdiğine göre kaldığımız yerden devam edelim. Desteklerinizi bekliyorum. İyi okumalar!
-------------------------------------------------------
"Ne demek erken geldiler?"
"O-onlar arkadaşlarına gitmişlerdi, gece 2'den aşağı gelmemeleri gerekiyordu."
Panikle sağa sola ayrıldık. Kiraz üstünü giyinmeye çalışıyor ben de tişörtümü giyerken bir yandan şortumu arıyordum.
"Şortumu bulamıyorum. Nerede çıkartmıştım ki?"
"Bak etrafa bir yere."
Kiraz giyinebilmişti. İçeriden annesi ve babasının sesleri odaya yaklaşıyordu. Annesi, eşine yerdeki şortu sorduğunda Kiraz ile bakıştık. Neyse ki babası bırak kalsın sonra alırım dedi. Bu durumda alt kısmımı kapatabildiğim kadar kapatarak içerde nerede durduğunu bulup, giyinip kaçmam gerekiyordu. Neyse ki kapının arkasındaki ayakkabılarımı fark etmemişlerdi.
Kapıya ayak sesleri yaklaştı.
"Kızım, uyudun mu?" dedi annesi.
"A-anne hoş geldiniz, konuşamadım da."
"Hoşbulduk, bak dur Saliha teyzen sana birşeyler gönderdi, getirip göster..."
"Anne girme! Duş aldım giyiniyordum siz gelmeden önce. Hiç müsait değilim cidden."
Kapıda iki saniye kadar bir sessizlik oldu. Daha uzaktan bir kapı kapandı.
"Kiraz kızım bu saatte duş mu olur? Neyse ben de giyinip geleyim, öyle gösteririm."
Annesinin ayak sesleri koridorda sönümlenip uzaklaştı. Kiraz kapıyı usulca aralayıp dışarıyı kolaçan etti; her şey kaçışım için hazırdı. Çırılçıplak bir halde evin girişine kadar var gücümle atıldım. Yerde duran ve annesinin bahsettiği o şortu kaptım ama kumaşı elime alır almaz bir terslik olduğunu anladım; bu benim şortum değildi.
Tam odaya geri dönecekken hemen dibimde bir telefon acı acı çalmaya başladı. Panikle ayakkabılarımı elime alıp kendimi dışarı attım, merdivenlerden aşağı uçarcasına indim.
Uygun bir katta durup şortu üzerime geçirmeye çalıştım ama içine girmek imkansızdı, resmen etlerimi sıkıştırıyordu. Üstelik ağ kısmı boydan boya delikti. Altımda iç çamaşırı da olmadığı için, gecenin ayazını her adımda taşaklarımda hissederek, havadar bir şekilde eve doğru yol aldım.
Sokağın gölgelerine sığına sığına, o havadar ve utanç verici halimle eve kadar sağ salim varmayı başardım. Şansım yaver gitmişti; sokakta kimseler yoktu, anahtarı kilide sokarken ellerimin titremesini durdurmaya çalışıyordum. İçeri süzülüp odama kendimi attığımda, üzerimdeki o tuhaf, yırtık şortu bir kenara fırlatırken derin bir "oh" çektim.
Hemen banyoya girip suyun altına bıraktım kendimi. Sıcak su omuzlarımdan aşağı akarken, son iki saatte yaşadığım o adrenalini, Kiraz’ın anne babasının gelişini ve o absürt kaçışımı zihnimden temizlemeye çalıştım. Duştan çıktığımda her şey biraz daha gerçek dışı geliyordu. Üzerime temiz, pamuklu bir şort geçirip yatağımın kenarına çöktüm. Odamın sessizliği, sokaktaki ayazın ve Kiraz’ın odasındaki o gergin bekleyişin yerini almıştı.
Işığı kapatmadan, sırtımı duvara yaslayıp öylece karanlığı izlerken telefonumun ekranı komodinin üzerinde parladı. Gelen mesaj Samet’tendi. İlgilenemeyecek kadar yorulmuştum.
Kantin her zamanki gibi uğultuluydu; havaya sinen tost kokusu ve öğrencilerin bitmek bilmeyen gürültüsü arasında bu sefer çok daha farklı bir enerjiyle oturuyordum. Dünkü o panik hali, yerini Kiraz’ın istediğini vermiş olmanın getirdiği tuhaf bir rahatlığa bırakmıştı. Arkama yaslanmış, olan biteni bir filmi izler gibi sakince süzüyordum. İçimde, "borcunu ödemiş" insanların o hafif ama tehlikeli özgüveni vardı.
Samet, önündeki yarım kalmış poğaçayı didiklerken havadan sudan konuşuyordu. Marla ise dün geceki uykusuzluğun ağırlığıyla çayından derin bir yudum aldı. Gözleri masadaki bir noktaya kilitlenmişti.
"Evdeki dırıltıdan başım çatlıyor artık," dedi Marla, sesindeki bezginliği gizlemeyerek. "Kendi paramı kazanmam lazım. Dün gece o kavganın ortasında karar verdim; okul çıkışlarında çalışabileceğim bir iş bakacağım. En azından birkaç yere haber bıraktım ama ne çıkar bilmiyorum."
Samet, "Valla bu devirde iş bulmak da dert kanka," diye araya girdi ama ben o an sadece tepsilerin birbirine çarpma sesine odaklanmıştım. Yemek sırasına girmek için ayaklandığımızda, içimdeki o huzurlu boşluk hâlâ yerli yerindeydi. Samet ve Marla önümde şakalaşarak ilerlerken, tepsiyi rayların üzerine koyduğum an yanımda bir sıcaklık hissettim.
Kiraz, sanki her an oradaymış gibi sessizce yanımda bitivermişti. Üzerindeki o cilveli ama ne yapacağı kestirilemeyen hava bugün çok daha baskındı. Sametlerin duyamayacağı bir mesafeye kadar sokulup;
"Bakıyorum da dün geceki maceradan sonra bugün keyfin epey yerinde, Cem," diye fısıldadı. Sesi, hem bir sırrı paylaşıyormuş gibi yumuşak hem de beni her an köşeye sıkıştırabilecek kadar keskindi.
Hiç bozuntuya vermedim. Hatta normalden daha geniş bir gülümsemeyle tepsimi kaydırdım. Marla’nın hafifçe omzunun üzerinden bize baktığını fark edince, sesimi Kiraz’ın tonuna uydurarak ama dışarıya kapalı kalacak şekilde cevap verdim. "Yardımcı olabildiğim için mutluyum Kiraz. Biliyorsun, başladığım işi yarım bırakmayı pek sevmem."
Kiraz, parmak uçlarını tepsimin kenarında hafifçe gezdirirken gözlerini kıstı. O an ne kadar "titiz" davrandığımı hatırlatmak istercesine imalı bir bakış attı.
"Gerçekten çok titizdin. Hiç bu kadarını beklemiyordum doğrusu," dedi, her kelimenin altını çizerek. Marla’nın bakışları üzerimizde daha uzun süre asılı kalınca, Kiraz bir anlığına ona doğru kısa bir selam verip tekrar bana döndü. Sesindeki o tuhaf cilve, yerini bitiş çizgisine ulaşmış bir yarışmacının edasına bıraktı.
"Neyse, artık üzerinde bir yük, omuzlarında bir borç kalmadı diye düşünüyorum," dedi tepsisini alırken. Tam ayrılacakken başını hafifçe yana eğip son darbeyi vurdu: "Ödeştik Cem. Şimdilik."
Arkasında bıraktığı o ağır parfüm kokusu ve zihnimdeki binbir soru işaretiyle birlikte, kendine has o özgüvenli yürüyüşüyle kalabalığın içinde kayboldu. Samet, Kiraz’ın uzaklaşmasını izleyip beni dürttü.
"Oğlum bu kız sana neden böyle şifreli konuşuyormuş gibi bakıyor? Aramızda bir şey mi var diyeceğim ama Kiraz bu, herkesle bir gizemi vardır zaten."
Tepsime uzanan elimle sadece omuz silktim ve "Öylesine bir mevzu," dedim geçiştirerek.
Klinik binasına adımımı attığımda içerideki o her zamanki steril sessizliğin yerini hummalı bir gürültü ve toz bulutu almıştı. Daha lobiyi tam geçememiştim ki, Berra’yı koridorun ortasında devasa bir muayene koltuğunu tek başına çekiştirmeye çalışırken gördüm. Yüzü kıpkırmızı kesilmiş, saçları dağılmıştı. Elimdeki çantayı hiç düşünmeden kenara bırakıp hemen yanına koştum.
"Dur Berra, belini sakatlayacaksın. Bırak, beraber halledelim," diyerek koltuğun diğer ucuna asıldım.
Berra, derin bir nefes alıp alnındaki teri sildi. "Valla hızır gibi yetiştin Cem, öleceğim sandım şunun başında," dedi soluk soluğa. Birlikte koltuğu dengelerken, "Hayırdır, bu hazırlık ne için? Oda mı değişiyor?" diye sordum.
"Giray Bey için," dedi Berra, tırnaklarını kontrol ederek. "Haftaya resmen yerleşiyor buraya. Aslı Hanım her şeyin dört dörtlük olmasını istiyor. Koridorun sonundaki o iki odayı ona hazırlıyoruz; biri muayenehanesi olacak, diğeri ofisi. Artık tam zamanlı bizimle."
Koltuğu ite kaka koridorun sonuna kadar getirdik. İçeriden gelen matkap sesi ve çekiç darbeleri koridorda yankılanıyordu. Kapıdan içeri girdiğimizde, odanın o eski boş halinden eser kalmadığını gördüm. Toz duman birbirine karışmıştı. İçeride iki adam hummalı bir çalışma içindeydi. Aslı Hanım ise elinde bir rulo kâğıtla odanın ortasında dikilmiş, adeta bir şantiye şefi gibi direktifler yağdırıyordu.
"Refik, şu prizleri biraz daha sağa alalım demedim mi ben sana? Kazım Usta, bak bu köşe hâlâ yamuk duruyor, burayı böyle teslim alamam!"
Baktığı yöndeki ustalardan biri, turuncu saçları ve aynı renkteki gür sakallarıyla hemen dikkatimi çekti. Hafif iri vücutlu ama boyu epey kısa bir adamdı; geniş omuzları onu olduğundan daha da heybetli gösteriyordu. Elindeki malayı sertçe kovaya bırakırken yüzündeki asabiyet her halinden belliydi. "Ula Aslı Hanım, haçan biz burada duvar mi örüyoruz yoksa kuyumcu dükkani mi açıyoruz şaşurduk yolumuzu!" dedi keskin bir Karadeniz şivesiyle. "Orayi kır, burayi yap, ha burasini beğenmeduk... Robot değiluz ki biz da can taşıyoruz, acele etmesek bitmeyecek bu iş!"
Aslı Hanım gözlerini devirip, "Aman Kazım Usta, başlama yine," diyerek geçiştirdi onu.
Diğer usta, Kazım’a göre çok daha cılız ve uzun boylu olan Refik ise ortağının aksine oldukça keyifliydi. Üzerindeki boyalı tulumun içinde sanki her an dans edecekmiş gibi bir hali vardı. Berra, muayene koltuğunu bıraktığımız gibi ustalara doğru süzüldü. Yokluktan mı yoksa alışkanlıktan mı bilinmez, her fırsatta ustalara cilve yapmadan duramıyordu.
"Refik Usta, bak buralar çok toz olmuş," dedi Berra, sesini hafifçe inceltip saçlarını savurarak. "Benim tertemiz formam ne hale geldi, biraz daha mı dikkatli çalışsanız acaba?"
Refik elindeki rulo fırçayı indirip sırıttı, uzun boyuyla Berra’ya doğru eğilerek göz kırptı. "Sen iste yeter ki Berra Hanım, biz tozun bile yönünü değiştiririz senin için. Bakma Kazım Abi’ye, o biraz damarı tuttu mu esip gürler ama ben buradayım, hallederiz."
Refik ile Berra arasındaki bu karşılıklı cilveleşme odadaki gergin havayı biraz olsun dağıtırken, Kazım Usta bir yandan söylenmeye devam ediyor, bir yandan da elindeki işi bitirmek için aceleyle hareket ediyordu. Tam o sırada, lobinin oradan benim ofisimdeki telefonun o keskin ve ısrarcı çalma sesi odaya kadar ulaştı. Bu gürültülü ve tuhaf atmosferden kaçmak için aradığım fırsat ayağıma gelmişti.
"Ben telefona bakıyorum!" diye seslenip, Berra’nın kıkırdamalarını ve Kazım Usta’nın arkamdan yükselen o meşhur Karadeniz serzenişlerini arkamda bırakarak koşar adım kendi odama yöneldim.
Bilgisayar ekranındaki karmaşık randevu trafiği ve sistemdeki onay bekleyen kayıtlar arasında kaybolmuşken telefonun o keskin sesi odayı doldurdu. Derin bir nefes alıp ahizeye uzandım; ekranda parlayan isim zihnimde hemen bir yüz canlanmasına yetti.
"Buyurun, ben Cem," dedim, profesyonel ama nazik bir tonla.
"Merhaba Cem Bey, ben Ceylin Aksu. Bugün için bir randevum vardı, teyit etmek için aramıştım."
Ceylin... Onu okul yıllarından, o disiplinli okul temsilciliği dönemlerinden tanıyordum. Girdiği her ortamda ağırlığını hissettiren, ne istediğini bilen net tavrı sesinden bile okunuyordu. "Tabii Ceylin, seni listede görüyorum," dedim, resmiyeti biraz olsun kırarak. "Randevun tam vaktinde görünüyor. Herhangi bir aksilik yok, seni bekliyoruz."
"Harika, kısa süre içinde orada olacağım. Görüşmek üzere."
Telefonu kapattığımda yüzümde istemsiz bir gülümseme vardı. Tam son onay işlemini sisteme girecekken kapıda bir gürültü koptu. Başımı kaldırdığımda Berra’yı gördüm. Ama ne Berra! Elinde ağzına kadar eşya dolu, kapağı açık bir koliyle resmen kapıya yapışmıştı. Saçları dağılmış, nefes nefese kalmıştı.
"Cem! Ne olur hayır deme, yardımın lazım!" dedi, koliyi düşürmemeye çalışarak dengesini kurarken.
Kaşlarımı kaldırdım. "Sakin ol Berra, ne bu hal? Taşınıyor musun?"
"Vakit yok Cem, dinle beni," dedi kapıya yaslanıp soluklanırken. Koliyi çenesiyle işaret etti. "Giray Bey’in yeni asistanı bugün geliyor. Normalde benim ilgilenmem gerekiyordu ama şu an bu işlerin içinde boğuluyorum. Üstelik o yeni gelen kişi aslında senin yaptığın işlerin aynısını Giray Bey için yapacak. Görev tanımınız birebir aynı."
Bir an duraksadım. "Yani benim kopyam mı geliyor?"
"Tam olarak öyle!" dedi Berra, çoktan koridora doğru geri viteste ilerlemeye başlayarak. "Sistemi, prosedürleri ve işin inceliklerini senden daha iyi kimse anlatamaz. Ona gerekli konuşmayı yapman ve işi öğretmen lazım. Giray Bey hata kabul etmez, onu en iyi sen hazırlarsın. Sana güveniyorum!"
Berra’nın sesi koridorun sonunda yankılanırken, masamdaki telefonlar adeta sözleşmiş gibi aynı anda çalmaya başladı. Bir yandan Ceylin’in randevu kaydını onaylıyor, diğer yandan başka bir hastanın şikayetlerini not alıyordum. Tam o sırada, kapının önünde Berra’nın o uçarı enerjisinden çok daha ağır, daha baskın bir gölge belirdi. Zemine bırakılan ağır bir kolinin tok sesini duydum.
Başımı kaldırdığımda duraksadım. Karşımda, kapı pervazını neredeyse tamamen dolduran, yapılı ve oldukça iri yarı bir adam duruyordu. Kısa kesilmiş bembeyaz saçları, otuzlu yaşlarının sonunda olmasına rağmen ona oldukça genç ve diri bir hava katmıştı. Gri gözleri doğrudan benimkilerle buluştu.
"Sanırım sen Cem olmalısın," dedi. Sesi derin ve oldukça güven vericiydi.
Hattaki hastaya "Size iyi günler dilerim," deyip telefonu kapatırken ayağa kalktım. "Evet, ben Cem. Yardımcı olabilirim?"
Elini uzattı, tokalaşırken kavrayışının netliğini hissettim. "Ben Giray," dedi. Masamın köşesine ilişip kollarını göğsünde kavuşturduğunda odadaki ışığı neredeyse kesmişti. "Dürüst olmam gerekirse Cem, asistan seçimiyle normalde daha yakından ilgilenirdim. Ama şu son dönemdeki yoğunluğu biliyorsun, başımı kaşıyacak vaktim yoktu. İhtiyaç acildi, ben de adaylarla sadece telefon üzerinden birer görüşme yapabildim."
Hafifçe kaşlarımı kaldırdım. "Yani yüz yüze hiç görüşmediniz mi?"
Giray omuz silkti. "Ses tonu ve özgeçmişi şimdilik yetti diyelim. Ama biliyorsun, kağıt üzerindeki başarılar sahada her zaman işe yaramaz. Onu ben sadece işe aldım; onu 'benim asistanım' yapacak olan sensin. Bir bak bakalım, telefonun öbür ucundaki o özgüvenli sesin altı dolu muymuş? Eğer senin filtrenden geçemezse, yanımda barınamaz."
Kapıya yönelirken elini havaya kaldırdı. "Yeni arkadaş birazdan burada olur. Onu sana emanet ediyorum."
O odadan çıkarken, elim tekrar çalan telefona gitti. İçerideki hummalı çalışmanın mırıltıları kapımın arkasında kaldı.
Aradan geçen o on beş dakikada, beynimin içinde randevu kayıtları ve Giray’ın "görmeden aldım" dediği asistanın kim olabileceğine dair senaryolar havada uçuştu. Berra’nın koridordan yankılanan, "Cem! Lobiye geç, yeni arkadaş gelmek üzere!" seslenişiyle yerimden kalktım.
Üzerimi düzeltip, nizami bir duruşla lobinin ortasında beklemeye başladım. Profesyonellik bunu gerektirirdi; ne de olsa Giray Bey’in "sağ kolu" adayını ben tartacaktım. Derin bir nefes aldım, gözlerimi otomatik kapıya diktim.
Kapı yavaşça iki yana açıldı. İçeriye giren figürle birlikte, zihnimdeki tüm senaryolar birer birer yanmaya başladı.
Gelen Marla’ydı.
Olduğum yerde çakılı kaldım. Bakışlarımız havada çarpıştığında, lobideki o steril hava bir anda ağırlaştı. İkimiz de aynı anda, aynı şaşkınlık ve aynı tonlamayla o tek kelimeyi bıraktık boşluğa:
"Sen?"
O an dünya durdu sanki. Ben Marla’nın burada ne aradığını, onun o "telefonla bağlanan gizemli asistan" olup olmadığını çözmeye çalışırken, Berra her zamanki fırtına haliyle yanımızda bitti.
"Hoş geldin Marla! Tam vaktinde geldin," dedi neşeyle.
Marla, profesyonel bir refleksle şaşkınlığını hemen bir maskenin ardına gizlemeye çalıştı ama ben... Ben hala ona, sanki bir halüsinasyon görüyormuşum gibi bakıyordum. Ağzımı açıp tek kelime edemiyordum. "Ceylin" ismini beklerken Marla ile karşılaşmak, üzerine bir de onun iş arkadaşım olacağını idrak etmek devrelerimi yakmıştı.
Tam o sırada, arkadan Giray’ın ağır ve kendinden emin adımları duyuldu. Az önceki "sadece telefonla görüştüm" diyen o mesafeli adam gitmiş, yerine bambaşka biri gelmişti. Giray, Marla’nın yanına gidip gayet samimi, hatta sıcak bir tavırla ona sarıldı.
"Hoş geldin Marlacım," dedi sesi parlayarak. "Seni burada görmek çok güzel."
Kafamın içinde sigortalar teker teker atıyordu. Hani sadece telefonla konuşmuştu? Hani tanımıyordu? "Marlacım" mı? Giray’ın o buz gibi profesyonelliği, Marla’yı gördüğü an eriyip gitmişti. Neler döndüğünü anlamaya çalışırken gözlerimi bir Giray’a bir Marla’ya dikmiş, tam anlamıyla bir "error" veriyordum.
Berra, benim bu halimi ya fark etmedi ya da eğlenmeyi tercih etti. Marla’nın omzuna dokunup beni işaret etti:
"Cem sana her konuda yardımcı olacak tatlım. Ben kaçtım, işler birikti!" dedi ve arkasına bakmadan uzaklaştı.
Giray da bir şeyler mırıldanıp kendi odasına yönelince, lobideki o devasa sessizliğin içinde Marla ile baş başa kaldık.
Posted Mar 14, 2026, 7:07 AM UTC