Kuzenim Sude aşkım melek azgın teyzem sevda part 16

NSFWEnsest & Akraba | Kurgu

Olayın üzerinden iki gün geçmişti. Sırtımdaki ağrı Melek’in pansumanlarıyla hafiflemişti ama içimdeki öfke dinmemişti. Köyün delikanlılarını ve birkaç amcaoğlunu topladım. Caner o gece Mercedes'iyle köyün alt yolundan geçecekti, biliyorduk.O gece gökyüzünde ay bile saklanmıştı, sanki olacakları görmek istemiyordu. Yanıma köyün en gözü pek dört gencini ve amcaoğullarını almıştım. Hepsinin elinde ya bir meşe sopası ya da ağır bir zincir vardı. Caner’in o lüks Mercedes’inin geçeceği virajı çoktan tutmuştuk. Yolun ortasına devirdiğimiz o devasa ağaç gövdesi, onun sonunun başlangıcıydı.

Farlar karanlığı yırtarak yaklaştı, acı bir fren sesi ormanda yankılandı. Caner daha kapıyı açamadan camı zincirle patlattık. Onu yaka paça dışarı çıkardığımızda o pahalı parfümünün kokusu korku teriyle karışmıştı. Ağzını bağlayıp kamyonetin arkasına fırlattık. Ormanın kalbinde, terk edilmiş, çatısı çökmüş o eski mandıraya vardığımızda yağmur çiselemeye başlamıştı.

Onu orta direğe, kollarını havaya gererek bağladık. Gözlerindeki bağı çözdüğümde karşısında beni ve öfkeli kalabalığı gördü. Dizleri titriyor, bağlandığı direkten destek almasa yere yığılacak gibi duruyordu.

— Selim... Yapma... Her şeyi konuşabiliriz, babam sana istediğin parayı verir, servet dökerim önüne! diye hıçkırarak yalvarmaya başladı.

Cevap vermedim. Önce ağır ağır gömleğimin kollarını sıvadım. İlk yumruğum tam midesine indiğinde nefesi kesildi, ciğerlerindeki tüm hava bir anda boşaldı. Başını kaldırdığında gözlerinden yaşlar boşanıyordu.

— Bu, ailemin huzurunu bozduğun içindi, dedim soğuk bir sesle.

Ardından gelen tokat elmacık kemiğini çatlattı. Amcaoğullarına işaret verdim. Onlar da sırayla geçtiler üzerinden. Meşe sopaları vurdukça Caner’in o kibirli yüzü tanınmaz hale geliyordu. Burnundan gelen kan gömleğine damlıyor, her darbede bir başka kemiğinin kırılma sesi mandıranın boş duvarlarında yankılanıyordu. Saatler geçti; biz vurduk, o yalvardı. En sonunda artık inleyecek hali bile kalmadığında, saçlarından tutup yüzünü yüzüme yaklaştırdım:

— Bak Caner, bu gördüğün cehennemin fragmanıydı. Eğer bir daha Sude’nin adını ağzına alırsan, eğer teyzemin kapısının önünden geçersen, seni bu ormana gömerim. Üstüne beton dökerim, kimse kemiklerini bile bulamaz. O çok güvendiğin Mercedes’ini de uçurumdan aşağı yuvarlarım. Şimdi defol git bu topraklardan!

Onu perişan bir halde, gecenin karanlığında ormanın kenarına fırlattık. Artık Caner ismi bu köy için bitmiş bir hikayeydi.

II. Melek’in Şifalı ve Bitmeyen Arzusu

Köye döndüğümde sabahın ilk saatleriydi. Üzerimdeki kan izlerini saklamak için sağlık ocağının arka kapısına yöneldim. Melek sanki geleceğimi biliyormuş gibi kapıda bekliyordu. Beni gördüğü an hiçbir şey sormadı; sadece koluma girip beni içeri, o steril kokulu muayene odasına soktu.

— Selim... Yine yapmışsın yapacağını, dedi üzgün ama hayranlık dolu bir sesle.

Beni muayene masasına yatırdı. Gömleğimi düğme düğme çözerken elleri titriyordu. Sırtımdaki morlukları ve yeni açılan yaraları görünce gözleri doldu. Ilık su ve dezenfektanla yaralarımı temizlemeye başladı. Pamuğun o yumuşak dokunuşu ve Melek’in şefkatli nefesi tenimde geziniyordu.

— Canın yanıyor mu? diye fısıldadı kulağıma doğru eğilerek.

— Senin yanındayken hiçbir şey acıtmıyor Melek, dedim ve elini kavradım.

O an aramızdaki o profesyonel duvar tamamen yıkıldı. Melek üzerindeki beyaz önlüğü bir kenara attı; altındaki ince ipek askılı bluzuyla karşımda bir melek gibi parlıyordu. Beni dudaklarımdan öpmeye başladığında, sağlık ocağının o soğuk odası bir anda alev aldı.

Melek’i muayene masasına yatırdım. O uysal kız gitmiş, yerine doymak bilmeyen bir tutku abidesi gelmişti. Ellerimi pürüzsüz kalçalarına koyduğumda Melek hafifçe inledi. Her dokunuşumda vücudu yay gibi geriliyor, "Daha fazla, Selim... Daha derin..." diye sayıklıyordu. Onu masanın üzerinde, tıbbi malzemelerin arasında sertçe kendime çektiğimde, Melek’in tırnakları sırtımdaki yeni pansuman yapılmış yaralara geçti. Acı ve zevk damarlarımda bir uyuşturucu gibi geziyordu.

Saatlerce o masanın üzerinde, sonra yerdeki minderlerin üzerinde dur durak bilmeden devam ettik. Melek’in o süt beyazı teni terden parlıyor, her darbede attığı o tiz çığlıklar sessiz köy gecesinde yankılanıyordu. Onu defalarca, en uç noktalara kadar taşıdım. Melek artık konuşamıyor, sadece ritmimize ayak uydurarak vücudunu bana teslim ediyordu. Güneş dağların arkasından yüzünü gösterene kadar Melek’in her zerresini fethettim. En sonunda yorgunluktan birbirimize sarılıp odayı dolduran o ağır şehvet kokusunun içinde uyuyakaldık.

Sabah dedemlerin hac dönüşü köye gelmesiyle ortalık bayram yerine döndü. Herkes birbirine sarılıyor, dualar ediliyordu. Ben ise Sude’nin o mahzun ve korku dolu gözlerini görüyordum. Teyzemin yanına yaklaşıp planımı söyledim:

— Teyze, Sude buralarda boğuluyor. Dedemler de geldi, ev çok kalabalık. Ben onu şehre götüreyim, biraz alışveriş yapar, kafa dağıtırız. Yarın döneriz.

Teyzem elimi sıktı, "Sana güveniyorum Selim, onu senden başka kimse iyileştiremez," dedi.

Arabaya bindiğimizde Sude’nin üzerindeki o ağır hava dağılmaya başladı. Şehirde önce en lüks kafelerden birine oturduk. Sude o gün siyah, vücuduna yapışan mini bir elbise giymişti. Bacak bacak üstüne attığında, o meşhur pembe ojeli ayakları gözümün önünde raks ediyordu. 37 numara, kusursuz tabanları ve ince bilekleriyle Sude, kafedeki tüm erkeklerin başını döndürüyordu ama o sadece bana bakıyordu.

— Selim, o ormanda neler oldu? Caner bitti mi gerçekten? diye sordu sessizce.

— Bitti Sude. Bir daha asla gölgesi bile düşmeyecek üzerimize. Şimdi sadece biz varız.

Akşam çöktüğünde şehre dönmek yerine, deniz gören eski bir butik otele gittik. Kapıyı kapattığımız an Sude boynuma atıldı. Gözlerinde aylardır biriken o korku, o baskı ve o gizli arzu bir yanardağ gibi patlamaya hazırdı.

Onu yatağın üzerine yatırdığımda Sude titriyordu. Ayakkabılarını yavaşça ayağından çıkardım. O bembeyaz ayaklarını avucumun içine aldım. Pembe ojeleri mum ışığında parlıyordu. Her bir parmağını, ayak tabanlarını tek tek öpmeye başladım. Sude yatakta kıvranıyor, çarşafları sıkıyordu.

— Selim... Ayaklarım... Çok garip hissediyorum, yapma... n’olur durma! diye inliyordu.

Yavaşça yukarı çıktım, bacaklarının o pürüzsüz dokusunda ellerimi gezdirdim. Sude artık tamamen teslim olmuştu. Elbiseni üzerinden bir çırpıda çıkardığımda, karşımda duran o kusursuz vücut başımı döndürdü. Onu yatağın ortasında diz çöktürdüm ve belinden sıkıca kavradım.

— Bu gece sadece benimsin Sude. Hiçbir kural, hiçbir engel yok, dedim.

Sude başını geriye attı, gözlerini kapattı:

— Her zaman senindim Selim... Sadece senin olmayı bekledim!

Gecenin karanlığı, Sude’nin bitmek bilmeyen haykırışlarıyla parçalandı. Her darbede Sude daha çok kendinden geçiyor, "Daha sert Selim! Canımı yak ama beni bırakma!" diye bağırıyordu. Saatler geçti, gece yarıyı devirdi ama bizim yangınımız sönmek bir yana, daha da harlanıyordu. Onu yatağın her köşesinde, farklı pozisyonlarda, her zerresini hissederek yaşadım. Sude’nin o incecik belini ellerimle kavradığımda, parmaklarımın izi teninde kalıyordu.

Sabahın ilk ışıkları odaya sızmaya başladığında Sude hâlâ kucağımda, bitkin ama hayatının en büyük huzurunu bulmuş bir halde nefes nefeseydi. Saçları darmadağındı, dudakları öpülmekten şişmişti. O pembe ojeli ayaklarıyla bacaklarımı sarmış, beni bırakmıyordu.

— Selim... Eğer bu bir rüyaysa sakın uyandırma beni, dedi fısıltıyla.

— Bu rüya değil Sude, bu bizim gerçeğimiz. Artık kimse bize dokunamaz.

Otel odasındaki o uzun ve terli gece, Sude’nin genç kızlıktan kadınlığa, benim kollarımda geçişinin en uzun ve en unutulmaz kanıtıydı.

Posted Apr 9, 2026, 7:56 PM UTC

1026
Loading comments…