Uzunca bir işe girişecegim ve burası olayların kırılma anına kadar ki kısım. Eksikliklerimi görüyorum ve belki de notları bir yere kaldırıp daha olgun bir zamanımda girişmeliyim diyorum. İşin sonunda bir yığın çöple kalmak istemiyorum, eleştirel yorumlar yapabilir miydiniz?
1
Posbıyık sarı pipi adına hakikaten meraklanmış olmalıydı. Çünkü okul çıkışı yakınlaşmaya uğraştığı iki kişi onu alışverişe davet etmesine rağmen tereddüt etmeden reddetmiş ve doğruca eve gitmişti. Sarı pipi akşamleyin berbat durumdaydı, sabahta öyle. Posbıyık sabahleyin annesine evde kalıp ona bakmayı teklif etmeyi bile düşünmüştü ama bu küçük ve marazlı bir yaratığı okulu asmak için kullanacakmış gibi anlaşılabilirdi ve bu da hiç uygun kaçmazdı, haliyle sıcak su dolu bir kavanozu civcivlerin kaldığı koliye yerleştirmelerini tembihlemekle yetindi. Eve geldiği gibi mutfağa, cik cik seslerinin geldiği odaya daldı. Mutfak ilk başta her zamanki gibi duruyordu. Pencerenin yanında olan ve kapının karşısında duran masaya mutfak boyunca yaklaşınca sarı pipinin kardeşini yerde gördü. Söylene söylene civcive yaklaştı, tuttuğu gibi masanın yanıbaşında, mutfağın en dip köşesinde duran sandalyenin üzerindeki koliye koydu. Tüm bunları yaparken gözleri yerde, adımları dikkatliydi. Çünkü ortalıkta odanın güneş, civciv sesi dolu parlak temasına hiç uymayan bir dışkı kokusu vardı. Beriki civciv uzun süredir dışarıda olmalıydı çünkü masanın etrafı civciv dışkısı doluydu. Posbıyık en az beş tane saymıştı. Kolinin içine şöyle bi göz attı. Eyvah! Sarı pipi suluğun içinde, küçük havuzda yatıyor ve hiç de kıpırdamıyordu. Posbıyık hemen onu kaldırıp masaya koydu, bir sandalye çekip yanı başına oturdu. Islak tüyleri cılız bedenine yapışmıştı, sonra başını dahi kaldıramıyordu ve henüz ciklememişti bile... Yine de kolideki civcivin sesi yetiyordu. Zira tüm bu süreçte inatla sinir bozarak cikleyecekti. Pekala dedi. Sıcak su dolu kavanozu çıkarıp masaya koydu, civcivi onun yanına yatırdı. Tezgahtan kağıt havlu kapıp becerikli elleriyle civcive kundak yaptı. Civciv sadece ağzını açıp kapıyor, bazen dilini hareket ettiriyordu. Isındığından emin olamadı. Kundağı avuçlarının içine aldı, ağzını ellerine dayayıp sıcak hava üflemeye başladı. Dışarıyı izledi. Perdeyi ailesi ardına kadar açık bırakmıştı. Hava çok güzeldi ve tüm mutfak sarının tonlarına boyanmıştı. Üstelik kolideki elektrikli ısıtıcıdan da sıcak geliyordu, sanki şu güzel anda civcivin ölmesi mümkün değildi. Civcivi kavanozun yanına koyup kalktı. Şekerli su içirmeyi düşünmüştü. Gidip bir fincan kaptı. Üzerinde mavi, kırmızı işlemeler olan süslüce bir porselen fincandı. İçine azıcık şeker koydu, başladı paşanın şerbetini karıştırmaya. Tekrar masanın başına geçti, kundağı kaldırdı, nefesiyle ısıttı. Sonra çay kaşığını civcivin gagasına yaklaştırdı. Afacan şey canlandı, suyu içeceğine olağanca gücüyle başını salladı ve hem kundağını hem ortalığı ıslattı. Posbıyık bunu ifadesiz bir yüzle izledi. Sonra dudakları büküldü, bu durum iyi değildi. İçmesi daha iyi olurdu. Annesi ve yapay zeka ona bunu tembihlemişti, hasta civcivlere böyle yapılırdı. Sonra civciv bayağıdır yatıyor olmalıydı, birşeyler yemeliydi. Alıştıra alıştıra gitmeye karar verdi. Kaşığı geri masaya koydu, kundağı tekrar ağzına yaklaştırıp tekrar üfürmeye başladı. Sonra aynı şeyi tekrar etti, sonuç aynıydı. Islanan kundağı yeni, kuru birtaneyle değiştirdi, civcivi kavanozun yanına koyup annesini aradı. İkinci aramada açtı. "Anne aspirin nerde?", "Şimdi verme oğlum, ben öğlen vermiştim.", "Bu suluğun içine düşmüş, sırılsıklam olmuş.", annesi bir süre sessiz kaldı, "Peki şırınga nerde?", "Lavaboda oğlum, bekle...", annesinin oda arkadaşına birşeyler dediğini duydu ama sonrasında telefon kapandı. Bir dakikadan kısa süre sonra annesi geri aradı. "Fıstık ezmesinin yanında bir kal var, içinde aspirinli su var ondan ver.", "Tamam veririm hadi görüşürüz.", "Kolay gelsin oğlum.", telefonu kapattı. Aspirinli suyu bulması biraz zaman aldı, onu masaya koyup şırıngayı bulmak için lavabonun başına geçti. Başka zaman olsa bulaşıklara dokunmaktan çekinirdi, ama şuan nedense kendinde değil gibiydi. Hareketlerinde panikten eser olmasa da içten içe ona buna çatıp duruyor ve şiddetle birşeyleri kırıp dökmek istiyordu. Yıkadığı şırıngayla geri döndü. İlkin koliden biraz mama aldı, kundağı kaldırıp hala arada bir güç bela ağzını aralayan civcivin ağzına serpti. Hayır yediği yoktu, gagasına konanın da şans eseri aralıktan içeri girenin de farkında değildi sarı pipi. Tekrar sıcak hava üfürdü, sonra şırıngayı diğer eline aldı. Aspirinli sudan ufak bir miktar çekti. Şırıngayı sarı pipinin bitişiğinde hazırda tuttu, uygun anın gelmesini bekledi. Buarada peçete yumağını tuttuğu eli nedense titremeye başladı, ki bu anlamsızdı. Civciv yeterince açınca şırıngayı sıktı. Su olduğu gibi civcivin boğazından geçti, hatta fazla bile olmalıydı çünkü birazı gagasından taştı. İçti dedi. Tekrar su çekti, elinde şırınga uygun anı bekledi ve yine şırıngayı bastı. Sonra şırıngayı masaya koydu, herşey iyi gidiyor gibiydi. Kuşun dilini çıkarmasını, açılan gagasından hiç yoktan gelen birkaç damla suyun süzülmesini izledi. Ne olduğuna anlam verememişti, bir anda civcivin gagasından su bitiveriyordu işte. Belki de içmemişti, hayal kırıklığına uğradı. Fazla su civcivin gagasının içinde birikmiş olabilirdi ki bu içtiği anlamına gelirdi, iyi olurdu. Civcivi kavanozun yanına koydu. Yine de gözeleri açılmıştı, ağzı artık daha sık açılıp kapanıyordu. Aklına yapacak şey gelmiyordu, ama boş durmak akıl karı değildi. Bundan sonrasını yapay zekaya bırakmaya karar verdi. Telefon açtı, ne yapması gerektiğini sordu. Listeden gözleriyle saç kurutma makinesini seçmişti. Eğer yakmamayı becerirse bu hızlı bir kurutma yöntemi olurdu. Doğruca tuvalete koştu, makineyi getirdi ve kolinin yanındaki duvarda hazır olan fişe taktı. Şimdilik onu yere koydu. Şu kavanoza güvenmiyordu, belki yeteri kadar sıcak değildi. İyisimi yeni su kaynatmaktı. Su doldurdu, ocağı yakıp kaynamasını bekledi. Islık tutturdu. Ufakta olsa bir memnuniyet de hissediyordu, işte üzerine düşeni yapıyor ve bu yavruyu iyi niyetle koruyordu, daha ne olsundu. Fokurdama seslerini duyunca çaydanlıkla masaya gitti. Civcivin yanındakı kavanozu açtı, zaten yarısına kadar doluydu ve kalan yarısını da o doldurdu. Çaydanlığı yerine koyup geri geldi. Sarı pipinin gözleri fal taşı gibi açılmıştı, gagası ise kapalıydı. Fazla kafa yormadı. Şu mendillerin doğru dürüst kuruttuğu yoktu iyisi mi şu makineyi kullansaydı. Makineyi alıp uzaktan civcive tuttu, açtı. Tüm odayı makinenin uğultusu sardı. Civciv az daha havalanacaktı! Bir parmağını peçetelerin arasında yatan tüyden hafif leşe bastırırken işleme devam etti. Tüm kuru, sıcak havanın tepesine binmesine rağmen gözleri hareket dahi etmemişti, işkillendi. Kendi hesabına böyle bir durumda gözlerin kapanması gerekirdi. Makineyi kapattı, sandalyeye koydu. Peçeteler zaten makinanın esintisinden aralanmıştı. Kaskatı kesilmiş leşi havaya kaldırdı ve kafası ile bacaklarının yerçekimine nasıl da meydan okuduğuna şahit oldu. Masaya koydu. Tekrar havaya kaldırdı, bu sefer biraz daha yukarıdan bıraktı. Anlamıştı. Bu alışılmadık, kaba katılıktan tiksinmişti. Sarı pipi öldü... İlkin iğrenmiş sonra garip, huysuz bir titremeyle nefesi aksamıştı. Ama hemen sonra tiksintiyle ekşiyen yüzü eskisine döndü ve yükünün hafiflediğini hissetti. Başta öldü demesine karşın sarı tüy yumağını sıcacık kavanozun yanına özenle koydu. Bunun nedenini kendi de açıklayamazdı, ama cenazeye duyulan saygının anlatımı değildi. Daha ziyade bir çeşit güvenceydi. Sandalyeye oturup diğer civcive baktı, hala aptalca cikcikliyordu. Sonra bir anda aklına kız kardeşinin birazdan burada olacağı geldi. Pekala, şimdi kendi meselesini ertelemeli ve peyda olan rezaleti en iyi şekilde sonuca bağlamalıydı. Sezgileri bu konuda izlenecek yolun incelikle düşünülmesi gerektiğini söylüyordu. Kardeşi henüz –yaşını bilmesede liseye geçmesine bir yıl vardı– küçük sayılırdı ve geçmişte vurdumduymaz tavrına karşın adice şeylere zırıl zırıl ağladığını biliyordu. Üstelik annesiyle kardeşinin şefkat ve oyunbazlık dolu seslerle civcivlere seslendiğini hatırlıyordu. Tüm bunlar kaygılanmak için yeterliydi. Gerçi Posbıyık o an kaygıdan çok uzaktı. Sadece en iyisini yaparak şu acayip ve de yorucu saatleri bir an önce atlatmak istiyordu. Kardeşi etkilenir miydi yoksa iplemez miydi bilemedi. Hiç birşey olmamış gibi davranmak onu kırabilirdi, ama kızı korkutmak da istemezdi. Ağlaması olağandı ve bu onu korkutuyordu. Yüklü tavırları çekemeyecek kadar bitkindi. Bunu düşünürken sevdiği kadından mesaj geldi. Bildirimi açtı. Önceden, çok önceleri yazdığı birşeye cevaptı bu. Aslında kararını çoktan vermişti, kardeşi gelince ona civcivin öldüğünü söyleyecek ve görmek isterse eşlik edecekti. Herşeye karşın en akla yatkını buydu. Ama yine de teyit etmek istedi. Sevdiği kadın ilgi alanları sebebiyle psikolojiden anlardı. Hemen ardından annesine de durum hakkında bilgi verdi. Cevaplara ve önerilere pek kulak asmadı. Sadece konuşmak istiyordu. Ama kızla biraz konuştuk sonra kendisini hayli zayıf hissetti, böyle bir anda dik başlı ve sorumlu olacağına kendini oyalıyordu. Danışma meclislerini hızla dağıttı, kendisine verilen tavsiyelere teşekkürle cevap verdi ve yapacakları hakkında bilgi verip veda etti. Ayağa kalkıp işe koyuldu. Öncelikle şunu birşeye sarmalıydı. Kilere gitti. Kapıyı açınca karanlık ve boğucu hava karşıladı onu. Işığı açmak için tuşu aradı ama anlaşılan babası dün akşam annesine bir raf eklentisi yaparken yararlandığı kerestelerden arta kalanı kapının soluna, duvara dayamıştı. Bu tanecikli, tozlu ve tahta kokulu havayı açıklıyordu. Babası böyle her işi kendi yapar ve ortalığa verdiği zaiyat ile annesini çıldırtırdı. Kerestelerle uğraşmak istemedi, kapıyı sonuna kadar açıp içeriyi en azından loş duruma getirdi ve başladı durduğu yerden rafları elleriyle yoklamaya. Eli alet edevata, ayakkabı kutularına ve karanlıkta seçemediği birkaç şeye daha çarptı. Sonunda bantı kavrayabildi. Bantı çekip kilerden çıktığında bunun koli bandı olduğunu gördü ki bu hoşuna gitmemişti. Filmlerde bu gri bantlar kurbanların ağızlarını mühürlemek, ellerini bağlamak ve cesetleri paketlemek için kullanılırdı ki bu cenaze açısından kabul edilemez bir saygısızlık olurdu. Hemen bulduğu yere koydu, yoklamaya devam etti. Sonunda kağıt bantı bulabildi, doğruca mutfağa gitti. Basit bir kefen yapmak istiyordu, kağıt havlulardan iki tane külah yaptı. Civcivi külahların arasına koyacak ve külahları ortadan birleştirecekti. Masaya oturdu. Gözlerini kapatmış olan sarı pipiyi eline aldı ve aklına koyduğunu yaptı. Ama kağıt bantı bir kere bantladıktan sonra vazgeçti. Tek bir kasılma böylesine hassas bir meselede kıstas olamazdı. Sonuçta bu zavallı yaratık esrarengiz şekilde kasılmış olsa da bu mutlaka öldüğü anlamına gelmezdi, belki de ayılacaktı. Dirilip de kendisini bir beze sarılı halde git gide soğuyan balkonda bulsa ne olurdu? Bu düşünce Posbıyık’ı fena korkuttu. Hemen külahları çıkarıp civcivin baş ucuna koydu. Onu yeniden kavanozun yanına yatırdı. Kesinlik istiyordu, civciv ölmüş müydü ölmemiş miydi? Telefonu açıp yapay zekaya civcivin öldüğünden nasıl emin olabileceğini sordu. Denilenleri sırayla uyguladı. Öncelikle gagasını ve ayaklarını dürttü. Cevap alamasa da ikna olmamıştı. Nasıl olsa bu koşul baygınlık ihtimalini eleyemezdi. Kuşun kalp ritmini incelemek için parmağını göğsüne bastırdı. Birşey hissetmeyi zaten beklemiyordu çünkü onun yorgun, kaba elleri böylesine narin bir yüreğin atışını herhalde duyumsayamazdı. Ama emin olmak için yandaki kolide, inatla ve artık sinirini bozarak öten kardeşinin yüreğini kontrol etti; evet düşündüğü gibi onunkini de hissetmiyordu. Sonra vücut sıcaklığını kontrol etti, civciv sıcaktı çünkü kavanoza bitişikti. Emin olmasının imkanı yoktu. Boşverdi, uyanırsa anlardı. Şırıngayı, kabı, tatlı kaşığını ve fincanı lavaboya koydu. İki ıslak havlu kavrayıp masayı silmeye girişmişti ki iç çekip sövmesine neden olan birşey oldu. Çılgın yangın alarmı cihazı psikoz geçiriyordu. Hiç birşey olmamasına rağmen kulak tırmalayan, tiz, tekdüze ve insanın zihnini işgal eden sesini çıkarmaya başlamıştı. Etrafı kolaçan etti. Kolideki ısıtıcının dayalı olduğu köşe kömürleşmişti ama bu alarmı çalıştırmamalıydı. Yine de ısıtıcıyı kapattı. Tek rahatsız olan Posbıyık değildi. Kolinin içinden gelen cikcik sesleri iyice azmıştı. Kakalara basmamaya özen göstererek pencerinin yanına gitti. Ardına kadar açtı ve derince, titrek bir nefes aldı. Sağ kalanın, öksüz kalan kardeşin çığlıkları onu çok geriyordu. Koliyi salona götürdü. Yolda bugün hiç ilgilenmediği kedisi ile karşılaştı, loş koridorun öbür yanından asilce onu gözlüyordu. Başını çevirdi. Tam mutfağa giriyordu ki dış kapı açıldı. Kardeşi gelmişti, çantasıyla hırkasını koridorda yere atıp doğruca odasına koştu. Neyse ki geldim diye geçirdi içinden, bu budalaya kalsa kuş oracıkta ölürdü. Gerçi yine de ölmüştü. Cihazın sesi kesilmişti. Islak mendillerle yere çöktü ve kakaları bir bir titizlikle temizlemeye başladı. Bu sessizlik düşünceleri çağırdı. İçten içe birşeyler onu gıdıklıyordu, ama yüreğindeki acı boşluğa anlam veremiyordu. Öncelikle kendisi gelmeseydi bu iş annesine kalırdı. Oysa onun gelmesine daha çok vardı ve bu pekala sarı pipinin ölümü demekti. Sonra yaptıklarını gözden geçirdi. Elinden geleni yapmıştı ve yapıyordu, evet belki de civcivi su ile rahatsız etmese daha iyi olurdu ama bunu bilemezdi. Kurtarma imkanlarını olabildiğine değerlendirmeliydi nasıl olsa. Ama düşünceleri yarıda kesildi. Dalgın dalgın zemini sıvazlaken başını masaya çarpmıştı. Söve söve ayaklandı. Fena vurmuştu, zonkluyordu. Neyse ki yerde birşey kalmamıştı. Mendilleri çöpe atıp başını ovuştura ovuştura kardeşinin odasına gitti, kapıyı tıklattı. “Sarı kafalı civciv öldü.”, “Ne?”. Biraz bekledi, tekrar tıklattı. Kapı yavaşça açıldı. Kardeşi mavi pijamaları içindeydi. Loş koridorda yüzü pek seçilmese de meraklı bir ifadesi vardı. Yürüdüler, kedi de peşlerinden geliyordu. Önce o girdi, sonra ayaklarını sürüyen miskin kız kardeşi ve sonra da kedi. Tüy yumağını gösterdi. Ay canım diyecek oldu, eliyle bir iki defa dürttü. Hiçbir şey olmamıştı kıza. Yüzünde acıma dahi yoktu. Abisine baktı, istemsizce ikisi de sırıttılar. Ardını dönüp diğer civcivi kontrol etmeye gitti. Abisi onu durdurdu. Çok yorgun olduğunu ve bulaşıcı hastalık riskine karşılık kolinin herşeyini değiştirmenin ona düştüğünü söyledi. Kardeşi itiraz etmemişti, abisi hakikaten soluk görünüyordu. Posbıyık artık son bir kez civcivi dürttü, sonra onu bir buzdolabı poşetinin üstüne alıp pencere kenarına koydu. Karnı gurulduyordu, tavuk pilav koydu kendisine. Civcive üzüldük sonra böyle bir öğünle karnını doyurması komik geldi ama gülecek durumda değildi. Şu cihaz yeniden ötmeye başlamıştı. Yemeğini hızla bitirip odasına geçti. Raftan kolonyasını alıp her yerine sürdü. Işıkları kapayıp okumalık birşeyler açtı ve başını ellerinin arasına alıp olabildiğince sakin şekilde okumaya başladı. Odağı dağılıp duruyordu, bunu yorgunluğuna verdi. Annesi kapıyı çaldı. İkisinin civcivin bahsini bile açmadan kız kardeşinin deneme sınavında yaşanan bir kopya “skandalı” hakkında konuşmasını dinledi. Çok bozulmuştu. Ortada kötü bir ihmal sonucu yitirilen bir can varken böyle yapmaları hiç insancıl değildi. Zaten kuşun sakatlığı -kendisi bunu inatla kolinin içinde ki kirliliğe bağlıyordu- bu ikisinin içinde kaka olmasına rağmen zemini ve hatta mama kabını dahi değiştirmemesinden çıkmıştı. İki bıcırık paso sıçıyordu. Herşeye rağmen iki saat kadar okudu. Kafasını verdikten sonra asla kalkmamıştı, bu onu hayli rahatlatmıştı. Annesi girmeye kalkınca pek yüz vermedi, ama yine de her zamanki gibi nazikti. Annesi kendisiyle civciv hakkında konuşmaya kalkınca ilgilenirken ona sürekli dokunduğunu ve stresten ölmüş olabileceğini söyledi. Ama annesi bunu duymazlıktan geldi ve biraz sonra da ayrıldı. Kendisine kulak asmamasına üzülmüştü. İki saatin sonunda iyice yorgun düştü, ayağa kalkıp odada iki volta attı – halıya uzandı. Odası karanlıktı, tek ışık bilgisayardan geliyordu. Olan biteni düşünmeye başladı. Parçalar zihninde birleşiyordu. Yeni birşey öğrenmemişti. Sadece ikindi vakti görmediği, belkide kasıtlı olarak görmezden geldiği herşey gün yüzüne çıkıyor ve izlediği yöntemler, niyeti ve sarı pipinin son anları ile ölümü arasında bir demet kuruluyordu. Tüm bunlar karşısına Posbıyık’ı da almış nemrut yüzlü bir yargıcın karşısında oluyordu: Onu boğmuştu. Bir şırınga son anlarını yaşayan civcivi taciz etmişti. Elleri arasında zar zor nefes alan zavallı yavruyu serin kanlı bir ifadeyle boğmuş ardından cesedini de taciz etmişti. Tüm bunlar olurken aklı nerdeydi bilemiyordu ama civcivde olmadığı kesindi ve bu berbat sondan budalalığı sorumluydu. Elleri arasındaki civciv aklından çıkmıyordu. Posbıyık hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. Son dört yıldır ikinci kez ağlıyordu ve bu marazlı nadirlik yüzünden hıçkırıkları çok beceriksizce, çok komik duyuluyordu. Gözlerinden gelen kesintisiz yaşlara karşın hıçkırıkları ihtiyar bir fok balığının huysuz homurtuları gibiydi. Ailesinin kendisini duymasından çok korkmuştu. Bu tuhaf olurdu ve samimiyetsiz teselli gösterileri onu hayli yorardı. Buyüzden doğruca yatağa girdi, yastığa başını gömüp yorganı tepesine çekti. Ağlarken civcivin cılız görüntüsü muhayyilesine canlandı. Ağız açıp kapamaları efkarlı iç çekmelere döndü. Sonra kendisi hasta olsaydı da son anlarını çin işkenceleriyle huzursuz edilerek geçirseydi ne olurdu diye düşündü. Yüreği burkulmuş ve hüzün tüm ağırlığıyla başına vurmuş, gözyaşlarında fiziki anlatımını bulmuştu. Kendinden geçmişti, nekadar kaldığını hatırlamıyordu. Yataktan kalkıp bilgisayarın başına geçti. Posbıyık önemli olayları kaydederdi. Yazmaya başladı ama başladı yeniden ağlamaya. Sonunda içgüdüsel olarak, daha kendi farkına bile varamadan faresi tarayıcıya, mesaj sitesine gitti ve klavye sevdiği kadının ismini andı. Karşıdan efendim cevabı gelince hemen pişman oldu. Çünkü sevdiği kadın onu nasıl teselli edeceğini bilirdi ama bu bir yandan avutulmaya hevesli değildi ve şu halde avutulması da olanaksız gibiydi. En kötüsü de iğrenç bir hamamböceği olması ve işlediği günaha rağmen bu bayağı şeylere kafa yorabilmesiydi. Sonunda dayanamayıp rahatsızlıklarını belirtti. Devamı ise tam bir çatışmaydı. Posbıyık inatla katil olduğunda diretiyor kız ise onun sadece iyi niyetli ve ergenliği gereği aklı bir karış havada olduğunu, olmaması durumunda civcivin zaten öleceğini dahası niyetinin adını temize çıkarmak için gayet de yeterli olduğunu söylüyordu. Posbıyık hastayı taciz etmekten bahsetti ama kız pek dikkate almadı. Ekran ağlamaktan tükenen gözlerini yoruyordu. Bu sohbete daha da dayanamazdı. Sonunda ikna olmuş gibi yaptı ve iyi dileklerini ileterekten bilgisayarı kapattı. Yatağa girdi. Öncelikle tüm inadına rağmen rahatladığı reddemeyeceği bir gerçekti. Sevdiği kadın gerçekten de dinlemesini ve konuşmasını biliyordu. Ama nedense kendisini tuhaf hissetmişti, içten içe pişmandı. Bunlar ile kendi kendisine yüzleşmesi daha adil olurdu ayrıca kendisini çıplak hissediyordu. Civcivi hayal etti durdu. Uykusu dayanılmazdı ve o üçüncü kez ağlayamadan gözleri kapanıverdi.
2
Posbıyık iyice uyumuştu. Sabah civciv aklında geldiyse de pek üzülmedi. Her zaman yaptığı civcivleri selamlama ritüelini bugün yapmadı ve kedisini sevip evden çıktı.
Çarşamba günleri Posbıyık’ın iğrendiği, önceki günün akşamından kaygılanmaya başladığı lanetli günlerdi. Sanki tanrı, tanrı tanımaz dolu sınıflarına çatmış ve onlara çarşambayı göndemişti. Bu gün ders yüklüydü. Okul yıllarının en unutulmaz günü çarşambaydı. Okulları herşeyden önce tuhaf bir kurumdu. Bu kurum eğitime yoğunlaşmıştı ve kendisini de böyle pazarlıyordu. Hocaların dediğine göre öğretim her yerde görülürdü ve bu faaliyet özünde eğitim kurumu olmayan yerlere dahi indirgenebilirdi; oysa eğitim önce ailenin sonra okulun işiydi. Hocaların hakkı yenmemeliydi çünkü onlar eğitim için ellerinden geleni yapıyorlardı. Mesela bu çarşamba gününde ilk iki saatte öğrencilerin ağız tembelliği denen illetten kurtulmaları için tarih temalı tekerlemeler öğretilirdi ki bunlardan sınav olurlardı. Telafuz ve hafıza çok önemliydi. Sonraki iki ders ise tiyatro dersiydi. Öğrenciler sırayla yıllardır kendilerine aynı şeyleri söyleyen büyüklerin sözlerini ve yine hepsinin o ana dek yaptıkları tuhaf hareketleri yeniden canlandıracaklardı. Rolü yaşamak ve izleyiciye bunun bir tiyatro olduğunu unutturmak yüksek en puanı getiren beceriydi. Sonraki ise görsel hafızayı doğrudan ilgilendiren bir alıştırmaydı. Bu derste öğrenciler çizilen resimleri ve yazılan yazıları deftere geçirirlerdi ki sınavda sorulunca hatırlamak üzere kafalarına kazıyabilsinlerdi. Burada da çizim ve anıştırma elzemdi. Posbıyık’ın en sevdiği resime hücre deniyordu ve halen sergilere çıkmaması şaşırtıcıydı. Son iki dersin ne olduğu ise müphemdi. Ana dilleriyle hitap ettikleri bu derste ana dillerini maharetli ve manalıca kullanmak dışında herşeyi yaparlardı . İşte böyle. Bu kurumun mezunları odukça eğitimli, atılgan ve alkolik kimseler olurlardı. Öğretim ucubelerin işiydi. Evde de görülebilirdi, bu kurumdan dışlanmıştı ve en iyisi eğitimdi. Çünkü barbarlar cahil değil eğitimsizlerdi. Ama gençler de az değildi. Ne yazık ki okul onları okulun arka sokağında ya da sevgililerinin koyunlarında eğitilmekten alıkoymuyordu. Mesela Posbıyık şahitti, bir çarşamba günü tiyatro derslerinde sevgili dostlarından biri alkolizmin zararlarını role kendini kaptırarak esaslı duygularla tüm sınıfa anlatmıştı. Okul çıkışı Posbıyık’a sunduğu cin yudumlama teklifi reddedilince ise kaşlarını çatmış, yumruğunu sallayarak “Ananın am suyuna ne dersin!” demişti. Posbıyık çok hoş sohbet bir insandı. Buna muzip bir gülümsemeyle cevap vermiş ve dostunu sakinleştirmişti. Tüm bunlar akla yatkındı çünkü bilindiği üzere tiyatro eğitiminde alkol almayı engelleyen bir durum yoktu. Dostunun tepkisi dahi akla yatkındı. Zira öğrencilerin bu zorlu eğitim günlerde birbirlerine, hoşgörüye ve hazzın her türlüsüne ihtiyaçları vardı. İnsanı sevmeyen öğrenci hiçbir şeyi de sevemezdi. Posbıyık ise sevgi dolu bir dost, öğretim ucubesi ve azılı bir alkolikti.
Öğle arasıydı. İki dostla bahçede dolaşıyorlardı. Hava bu aralar oldukça güzeldi. İnsanı üşütmeyen bir serinlik ve asla terletmeyen, tenine nazikçe vuran hoş bir güneş vardı. Gözleri kamaştıran parlaklığa rağmen insan önünü görür ve gördükleri mutluluk verirdi. Bahçelerinde arada derede ağaçlar vardı ve bunların kuşu eksik olmazdı. Kuş seslerine top oynayan gençlerin bağırışları, gülüşmeler, tatlı ya da dobra ama her zaman genç sesler eşlik ederdi. Büyükçe taş bahçeleri böyle mükemmel havalarda her cinsten öğrenci ile dolardı ki bu Posbıyık’ın favorisiydi. O sapık değildi. Sadece sevimli simaları aklının bir yanına kaydederdi ve onları görmekten hoşlanır işin ucunu kaçırmadan güneşte parlayan nahif yüzlere bakabildiği kadar bakardı. Ama esasında güzelliklerin hepsi güneşindi ve herşey bir borçunun mahcubiyetiyle latifçe parıldardı... Her şeye karşın dostları ile yürürken tüm bunların keyfini tam anlamıyla çıkaramadığının da farkındaydı. Çünkü gözlerinde alışılmadık bir şeyler vardı, sanki kuru ve yorgunlardı. Elbette sebebi dünkü ağlama kriziydi. Yine de dostlarının sohbetine katıldı. Sohbet şimdi kesilmişti ve şimdi sessizce yürüyorlardı. Aklına bir muziplip gelmişti. Bahçeye sınır çizen demir parmaklıklara yakın bir yerde durdu. Bu tarafta bank yoktu ve şimdi görece sakindi. Arkadaşlarına gülümseyerek döndü. “Şimdi burada, buracıkta kendimi dizlerimin üzerine bırakacağım ve sizde nemrut yüzlerle yanımda duracaksınız. Hani siz kötü bir haberi ileten duyarsız postacılarsınız da bende oğlumdan haber bekleyen bir babayım. Çok sinematik olacak.”, bu fikir aklına yatmıştı çünkü iyi yapılırsa duygu yüklü duracağından emindi ama Ekin sırıtarak cevap verdi, “Hayır Posbıyık hiçbir şey olmamış gibi yolumuza devam edeceğiz.”, “Ama neden?”, Baki: “Mal gibi durursun çünkü...”, “Hayır,”, kollarını küçükçe yanlara açtı; yüzüne çaresiz, soluk, somurtkan bir renk verip başını hafifçe öne eğdi ve kendini dizlerinin üzerine bıraktı. Taş zemin beklediğinden fazla pürüzlüydü ve dizleri adamakıllı acımıştı. Hemen ayağa fırladı ve yüzünü ekşiterek toza bulanan bacaklarını çırpmaya başladı. “Dramatik oldu mu?”, Ekin hala sırıtıyordu, “Yapacağını beklemiyordum ben.”, Baki ise etrafı kolaçan ediyordu: ”Mala benzedin.”. Başta bir iki kez sendeledikten sonra yeniden adımlarınaa ayak uydurdu. Sohbet ilgisini çekmemeye başlamıştı. Kendi kendine dünkü meseleyi düşünmeye başladı. Sevdiği kadın ile yaptığı paylaşım onu huzursuz ediyordu. Sanki önünde soyunmuştu da savunmasız hissediyordu. Kendisinin sevdiği herhangi bir kadından tek beklentisi yüklü duygulardan korkmamasıydı. Bu önemliydi, bunu yapacak başka kimse yoktu. Sırf bunun için kendisine günler önce çok uzak bir vakit için buluşma tarihi veren -tarih o denli uzaktı ki Posbıyık gün sayma gereği duymamıştı ve şu günlerde de günü unutmuştu, kızın da hatırlattığı yoktu- ve çok fevri davranışlar sergileyen bu kız ile konuşuyordu. Buna rağmen dün en büyük, en yüklü duyguyu sunan kendisi şimdi hayli huzursuz hissediyordu. Yoksa kendisinin de sahip olmadığı bir beceriyi insanlardan beklemek gibi bir çirkefin içinde miydi? Ama bu tek ihtimal değildi. Mahcup hissetmesi de olasıydı çünkü herşeye rağmen karşı taraf işini biliyordu. Oysa sevdiği kadın kendisine ne zaman dert anlatmaya kalksa Posbıyık biraz çaresiz hisseder; felsefe ve edebiyattan yardım alır, onu anladığını hissettirmek için elden gelen ne varsa yapardı. Gerçi sezgileri kuvvetliydi ve kızı anladığını düşünüyordu ama bunu gösterip gösteremediğinden emin değildi. Şimdi bu kuşkusundan dolayı mahcup hissediyor olabilirdi çünkü ilişkilerinin psikoloji koğuşuna dönmesini istemezdi. Bir dahaki sefere kızı olabildiğince ısıtmak için elinden geldiğince çaba sarfedeceğine söz verdi ve bu onu rahatlattı. Derken zil çalmıştı. Tüm bahçe sınıflara yürüdü.
Dersler her zamanki gibi geçmişti. Her daim her sınıfta havanın her türlüsünde üşüyen bir bay ya da bayan bulunurdu ve bu yüzden sınıf ile koridor arasında daimi bir sınır vardı. Kapıdan içeri girince yine o sıcak, ter ve nefes yüklü esinti yüzüne çarptı. Homurdanıp yerine yürüdü. Pencerelerde parmaklıklar olur, perdeler eğitimin kutsallığı gereği kapalı tutulurdu. Florasanların hepsinin çalışması bir mucize, birinin fazla eski olması ve cızırtı çıkarması ise büyük bir talihsizlikti ve Pobıyık’ın sınıfında da bunlardan bir tane vardı. Sıralar ile masalar tahta plakalardan oluşurdu ve kalça kemiklerinizde o tahtayı hissederdiniz. Tam dik açıyla monte edilen arka plakaya ise asla yaslanamazdınız. Sıralar en ücra köşeden kara tahtaya kadar yılan gibi dizilirdi, ve altı yılan saymak mümkündü. Arkalara gidildikçe kürsü ile bağ kopardı. En arkalardan tahtayı göremezdiniz. Kürsü ile bağ kopdukça kimin ne olduğu belli olurdu. Kürsü de olan biten önemsizdi. Kimisi kalem kemirerek su doku çözer, kimisi eskiz defterine dostları hayran bırakan çizimler yapar, kimisi kitap ya da dergi karıştırır, kimisi matematikle cebelleşir, kimisi ise derin uykulara dalıp parlak düşler görürdü. Ne yoktu ki arka sıralarda! Baldızına şiir yazan bir şair, dünki maç hakkında konuşan iki bilgin yorumcu, ya da dinleyenlerin aklını başından alacak bir şarkıcı... Orası tanrının dahi görmediği yerdi, her şey yapılırdı. Ama bazen elinde cetvel tutan ihtiyar sendeleyerek arkalara gelirdi. İşte o zaman roller değişilirdi. Posbıyık ders boyunca kitap karıştırdı. Arada kendisine silgi fırlatan dostlarına yumruk sallıyor, hemen arkasında oturan Buket adındaki sevimli dostu ile hoca hakkında konuşuyordu. Buket çok film izlerdi. Posbıyık onun film kültürüne güvenir, ne zaman birşeyler izleyecek olsa zevklerine hakim olan bu kıza saygıyla danışırdı. “Bu akşam birşeyler izleyeceğim”, Buket ilgiyle öne eğildi “Ya?”, “Ne izlemeli?”, “Ne istersin?”, böyle rezil bir film olsun, renk paletleri alımlı olsun ama can sıksın. Anlamsız da olmasın...”, “Dekalog 5”, Posbıyık kaşlarını çattı, “Ya ilk dördü? Onlar olmadan beş olur mu?”, “Yok yok, lüzumu yok hepsi ayrı filmler onların.”, “Sağolasın.”, Buket sol eliyle dostça omzuna iki kere vurdu ve geri çekildi. Sonra iki kere burun çekip hınçla arkasını döndü. “Astımım var gerizekalı, derim hocaya ha!”, arkalarında yabancı uyruklu Abbas diye bir çocuk otururdu. Aslında samimi ve iyi bir çocuktu ama hiç bir şeyden anladığı yoktu ki zaten torpille girmişti. Yediği azar ile yanlış birşey yaptığını anladı. Elektrikli zımbırtıyı çantaya atıp çarpık Türkçesi ile özür diledi. Buket memnun oldu ve sıcakça gülümseyip uykusuna döndü. Tüm bunlar olurken Posbıyık köşedeki birinin dikkatini çekmeye çalışıyordu. Saatini sabahki duştan sonra takmayı unutmuştu ve buradan saat görülmüyordu. Şu saati bir öğrenebilseydi! Ama çocuk tarot baktırıyordu ve kasıtlı olarak görmezden geliyordu. Bunun sebebi sabah günaydın demeden geçmesi de olabilirdi. Gerçi Posbıyık biraz dalgın olduğundan gözüyle selamı onaylamıştı ama o bunu görmemiş de olabilirdi. Posbıyık çocuğun şeytanı görünce neşelendiğini ve kıza göz kırptığını gördü. Bu çok iğrençti çünkü kız bundan rahatsız olabilirdi. “İsmail!”, “Ne var lan ne var?”, “Saat kaç?”,”Birazdan çalacak.”, “Yelkovanın dönmesi seni huzursuz ediyor mu?”, “Hayır.”. Zil çaldı. Herkes öteberisini toplamaya koyuldu, birisi arada Posbıyık’ın poposuna elledi ve bu kabul edilemezdi ama kimin yaptığına emin değildi ve yanlış kişiye çatarsa mahcup olurdu. Bağırarak kendisine pandik atana sövmekle yetindi. Herkes gülüştü, zaten hep gülüşürlerdi. Bugün alem vardı. Çıkışta üç dost toplandı, tekele yürüdüler.
Tekelin biraz ötesindeydiler. Burası hep gittikleri park ile bir araba yoluyla ayrılıyordu. Bir apartmanın gölgesinde, çöp konteynerının hemen yanındaydılar. Arada bir arabalar geçse de sokak sakindi. Çantalar biraz ötede ama gözle görülebilecek bir yerdeydi. Paralar ise Baki’nin eline sıkıştırılmıştı. Her zamanki abartılı nezaket göterisi vardı. Her zamanki gibi hiçbirisi içeri girmeye yanaşmıyor ve diğerini daha yaşça küçük göründüğüne ikna etmeye çalışıyordu. Bu tartışmalar genelde Posbıyık’a patlardı. Öyle çekici, estetik bir endama sahip olmasada çekindirici olduğu kesindi. Üstelik saçlarını kısa kestiren de oydu. Ondan başkası bu işin üstesinden gelemezdi. “Hayır, hayır lütfen yalvarırım.”, Ekin: “Hayır Posbıyık, biz küçük duruyorduz.”, “Siktir ordan-“, Baki: “Bize kimlik sorabilir, şu saçla bir yere girmem ben.”, elini berbat kesilmiş uzun saçlarında gezdirdi, “Tamam bakir girmesin sen benimle gel ama.”, “Olmaz, ben gelirsem kimlik sorar.”, “Sormaz.”, “Sorar”. Bunların boş boğazlıkları Posbıyık’ı hep sinir ederdi. Tekele girmekten ödü patlayan baylar yüzsüzlük edip inatla neyden korktuğunu sorarlardı ki bu oyun yüzlerine vuramayacağı kadar sinsice oynanırdı. Kağıt toplayıcısının biri koca arabasını çekerek güç bela konteynere yaklaştı. Çizgili eşofmanı üzerine oldukça yıpranmış bir polis ceketi giymiş, her tarafı adeta kömürleşmiş bir gençti. Onlara göre kısa olsa da kirli sakalı onu ele veriyordu. Arabayı omuzlarından attı. Üçü de dalgınca ona bakıyordu. Genç onlara bakmadı bile. Ellerini beline koyup sırtını kütletti; turuncu, eline büyük gelen eşsiz eldiveni ile kafasını kaşıdı ve kül olup gitmesine ramak kalmış sigarasını yere tükürüp konteynerin içine atıldı. Ne var ne yok aşağı atmaya başladı. Arada güzel bir şey buldumu bebek tutan ebe gibi arabaya kadar götürüyor sonra hunharca konteyneri çarçur etmeye devam ediyordu. Ekin hala bön bön bakan Baki’nin elindeki parayı çekip aldı ve asabi adımlarla tekele girdi. Posbıyık onu gözleriyle takip etti. Sonra hala genci izleyen Baki’yi dürttü. Konteynerden usul usul uzaklaşıp apartman duvarına dayandılar. Sessizce Ekin’i beklediler. Çok geçmeden siyah poşeti ile Ekin görüldü. Tek sıra halinde koşar adım yoldan geçtiler, parka girdiler. Yer bulmak pek kolay olmuştu. Biraz yukarı çıktıktan sonra bir ağacın altına kuruldular. Posbıyık ağaca yasandı, bir ayağını uzatıp öbürünü kendine çekti. Ağır ağır siyah poşete uzanıp şişeyi çıkardı. Baki onun hemen yanında bağdaş kurmuştu, elinde pet şişesini tutuyor ve onu sabırsızca izliyordu. Ekin ise orasıyla ilgilenmiyor gibiydi. Pet şişesini ortaya atmıştı atmasına ama kendisi ağacın gölgesinden çıkmış bulutların güneşi sakladığı göğü izliyordu. Başı ufaktan öbür tarafa çevriliydi. Yüzü tam görülmese de çene kaslarının usul usul kasılıp gevşediği görülüyordu. Posbıyık önce formalite icabı etrafı şöyle bir kolaçan etti. Emin olunca şişerlerin içine üfürdü. Şişerler şiştiler. Sonra ise elindeki cam şişeyi hiç birşey demeden Baki’ye uzattı. Baki irkildi, sonra şişeyi aldı. Posbıyık’ın dalgınca yanı başında biten karahindibalarıla oynayışını izledi. Dudarı alayla kıvrıldı. Sonra burnunu çekti, gözlerini kısıp ihtiyatla doldurma işlemini yaptı. İkinci şişeyi doldururken homurdandı: “İsterseniz gidin çağırın adamı.”, ikisi de cevap vermedi. Biraz sonra Posbıyık hızla ona döndü: “Ne?”, “Adamı çağırın isterseniz?”, “Hangi adamı?”, “Kağıtçıyı.”. Posbıyık bu söylem üzerine kaşlarını çatıp gözlerini Baki’ye dikti. Aniden ayağa fırladı. İrkilen Baki’nin elleri titredi, az daha boşa döküyordu. Ekin fal taşı gibi açılmış gözlerini hızla çimenlikten aşağı yürüyen arkadaşına çevirdi. Baki sırıtarak başını Ekin’e çevirdi, Ekin hala bakıyordu. Sonra şişeyi hemen yana koyup sırt üstü uzandı. Kafasını iyice arkaya attı, Posbıyık baş aşağı görülüyordu. Kollarını ona doğru açtı, “Ya dur!”. Posbıyık aynı tempo ile geri döndü, yolda “Hızlı doldur be!” diye haykırdı. Ekin gülümsedi. Baki dil çıkartıp miskin miskin doğruldu. Posbıyık eski yerinde dikildi, dizlerinin üzerine çöktü. Ekin de yuvarlanarak aralarına katıldı. Doğrulduğu gibi dolu şişelerden birine uzandı ama Posbıyık ondan önce davranmıştı. Ancak yarısından azı dolu olan şişeyi olduğu gibi başına dikti. Ekin’in ağzı açık kalmıştı, kaşları hafif çatık Posbıyık’ın ekşiyen yüzünü izledi. İç çekti, “Yuh, öküz!”. Baki boş şişeyi poşete koyarken asabi asabi ekledi. “Üçüncü derece karaciğer kanseri yolda efenim...”. Posbıyık somurtkandı. Ellerini çimende gezdirip sırt üstü uzandı, “Siz damla sulama yapın, amına koyayım.”. Baki gözlerini Posbıyık’tan hiç ayırmadan kendi payını mideye indirdi. Yüzü çarpıldı ve başını hafif bir titreme aldı, sonra pet şişeyi ağacın dallarını izleyen Posbıyık’a fırlattı. Ekin olanları dudaklarını büzerek izliyordu. “Sorumluluk istemiyorum.”, o da tekledi. Bakiden destek alarak kalktı, eğilip pet şişeleri poşete koydu ve çöpe götürdü.
Geri döndüğünde Baki Posbıyık’ın sol bacağına başını yaslamış, ağzını ayırmış onun gibi dalları izliyordu. Ekin de uzanıp sağ bacağına başını koydu. Güneş bulutların arasından sıyrıldı ve dalların arasından üçlünün üzerine düştü. Teperindeki yaprakların kimisi kızılın tonlarında kayboluyor, kimisinin ise şekli çarpılıyordu. Sık yapraklı bir ağaçtı, güneş onları rahatsız edemiyordu. Posbıyık sessiz ve yavaşça sordu, “Bir şey olmaz dimi beyler?”, Baki: “Hep yaparsak olur.”, Ekin: “Hep yapıyoruz.”. Baki kolunu Posbıyık’ın o tarafa kaldırdı, “Şu mal yüzünden oluyor hep.”, “Umarım sarhoşken karını dövmezsin Posbıyık.”, “Hayır, sarhoş adam saklı arzularının peşinden gider. Sarhoşken aldatmak yerine karısını dövene aşk olsun!”, “Doğru”. Sonra üçü de konuşmadı. Ufak bir esinti başlamıştı. Çıplak kollarını yalıyor ve bahar sıcağını hafifletiyordu. Posbıyık dalları bırakmış başını çevirip duruyor ve köpeğini gezdiren yaşlı hanımlarla beyleri izliyordu. Köpeklerden de sıkıldı. Başına örtmek için yattığı yerden başını çevirmeden arkalarında bir yere attığı hırkasına uzandı. Önce cılız bir ciyaklama sesi duyuldu, sonra Posbıyık’ın acı dolu iç çekişi. Kedinin biri hırkasının üstüne kurulmuştu. Elini aniden kendine çektiği gibi bacaklarını da çekti. Baki’nin boşta kalan başı ayakkabısının üzerine düştü, Ekin’in ki ise yerdeydi. Posbıyık kolundan destek alarak dizlerinin üzerine çıktı, sonra ağır ağır ayaklandı. Baki de meraklanıp aynısını yapmak istedi ama kolunun üzerinde çıkınca pes edip geri uzandı, “Ne oldu ya?”. Ekin ise can sıkıntısıyla nefes verip öbür yana döndü, bacaklarını kendine çekip kolları ile sardı. Posbıyık sendelerye sendeleye ağaca dayandı. Yorgun, sessiz kahkahalar atarak öbür eli ile sıkıca tuttuğu bileğini gözlerine yaklaştırdı. Şerit halinde bileği boyunca uzanan kızıl bir şişlik vardı. Gülmesi kesildi. Kaşlarını kaldırıp parmağını yaranın üzerinde gezdirdi. Dezenfekte etmek iyi olurdu, ama önce alkolü bulmalıydı. Kollarını iki yana sarkıttı. Gözlerini yerlerde gezdirdi, alkol yoktu. Sonra sol ayağının dibindeki iki genci fark etti. Ekin sırtını döndüğü Baki’ye naz yapıyor, kafasını inatla çimenden yana çeviriyordu. Baki ise hemen arkasında diz çökmüştü, bir eli Ekin’in dizlerinde diğeri ise ensesindeydi. Üzerine tünediği genç adamın dudaklarını öpmeye çalışıyordu. Manzara pek absürttü çünkü şu durumda tacizci rolünü oynayan Baki Ekin’e göre amma ufaktı. Posbıyık yüzünü ekşitti. Baki’nin kulağına eğlip güzel şeyler fısıldamasını, sonra geri çekilip ellerini beceriksizce saçlarında gezdirmesini izledi. Ekin bir eliyle Baki’nin elini ovuyordu. Posbıyık’ın nefesi daraldı. Git gide ağırlaşan kollarını yavaşça kendine sardı ve onları izlemeye devam etti. Sonra yeniden kolları salındı. Bir eliyle kovuğu tutarken ağaçtan bir adım uzaklaştı ve kendini denedi. İyi durumdaydı. Üstelik biraz puslu da olsa zihni halen dinç sayılırdı. Böyle diyordu ama bir şeye de odaklanamıyordu. Gözlerini kapatıp diyeceklerini hazırladı. İkiliye döndü. Kaşlarını çatıp sesini yükseltti, “Yanımda yapacak kadar sarhoş değilsiniz, sapıtmaya yer arıyorsunuz.”. Ayağı ile Baki’yi itti. Talihsiz genç zaten halı hazırda eğimli olan çimlerden yuvarlanmaya başladı. Ayağı boşta kalan Posbıyık’ın dengesi bozuldu, kıçının üzerine düşüverdi. Ekin ise bir anda doğruldu. Posbıyık’a dönüp kınayıcı bir bakış attı, sonra direne direne emekleyecek vaziyete geldi ve hala yuvarlanan Baki’nin peşinden gitti. Posbıyık dudak bükerek onu izledi. Ekin’i üzmeyi hiç istemezdi. Ekin’in çalıların arasına dalmış olan Baki’ye doğru azimle emekleyişini seyretti. Burun çekti, Baki’nin birşeyi yok gibi görünüyordu. Ekin’in yolunun bitmesini beklemeden kalktı. Çantasını kavradı, ayaklarını yere sağlamca basıp çanta ile sertçe kediyi dürttü. Kedi tısladığı gibi fırladı. Hırkasının üzerinde her renkten kıl seçiliyordu ve çırpmak gerekecekti. Eliyle boşver anlamında bir hareket çekip iki dostunun tersi istikametine yürüdü.
Posted May 12, 2026, 8:09 AM UTC