Kocama Mektup - Fotoğraf Hobisi... Sunuyorum - Bölüm 7

NSFWCuckold | Kurgu

Bölüm 7

Hikâyenin başından beri kendimizden pek bahsetmedim.

Belki de anlatacak daha büyük şeyler olduğu için. Hafıza kaybı, mektuplar, o tatil, kaza, eksik kalan geceler… İnsan böyle şeylerin içinden geçince aynaya bakmayı unutuyor. Kendini de, karşındaki insanı da sadece yaşananların içinden tarif etmeye başlıyorsun.

Ama şimdi bunu söylemem gerekiyor.

Ben 177 boyunda, fit sayılabilecek bir erkeğim. Hayatım boyunca çok iri, çok dikkat çeken biri olmadım ama vücuduma dikkat ettim. Omuzlarım düzgündü, karnım kolay kolay salmazdı, yüzümde de insanın aklında kalan ama ilk bakışta herkesi durduracak türden olmayan sakin bir ifade vardı. Belki de karakterim gibi. Fazla bağırmayan, fazla öne çıkmayan, ama orada duran bir adamdım.

Eşim ise başka türlüydü.

O, girdiği odanın havasını değiştiren kadınlardandı.

165 boyundaydı. Genelde fit kilolarda olurdu ama hiçbir zaman kuru, çizgi gibi bir kadın değildi. Bedeni hep dolgun ve canlıydı. Büyük göğüsleri, belirgin kalçaları, ince sayılabilecek beliyle insanın bakışını istemeden üzerinde tutan bir vücut yapısı vardı. Ama onu güzel yapan sadece bunlar değildi. Hatta belki de en az bunlardı.

Yüzü gerçekten güzeldi.

Bunu kocası olduğum için söylemiyorum. Onu ilk tanıdığımda da böyle düşünmüştüm. Yüzünde hem yumuşak hem keskin bir şey vardı. Gözleri bakarken insanı doğrudan yakalardı. Gülerken yüzü açılır, kızdığında dudakları incelir, susunca bile bir şey anlatırdı. Burnu, çenesi, yanaklarının çizgisi, dudaklarının duruşu… Hepsinde göze batmayan ama bir araya geldiğinde insanı çaresiz bırakan bir uyum vardı.

Gençliğinde de güzeldi. Evlenirken de güzeldi. Evde makyajsız, uykulu, saçları dağınık dolaşırken de güzeldi.

Ama o yaz sonuna doğru onda başka bir şey belirdi.

Sadece güzellik değildi bu.

Daha fark edilir, daha sıcak, daha kadınsı bir hâl.

Belki aldığı birkaç kilodandı. Belki yaşadıklarımızdan. Belki de nihayet kendi bedenine başka bir gözle bakmaya başlamasından.

Ağustosun son iki haftasına girerken yazın rengi değişmeye başlamıştı.

Gündüzleri hâlâ sıcak, ağır ve yorucuydu. Ama akşamüstleri artık başka bir şey vardı. Camı açınca içeri yazın boğucu nefesi değil, serinlemeye başlamış bir akşam kokusu giriyordu. Gün batımları uzuyor, ışık evin içine sarı ve yorgun bir perde gibi yayılıyordu.

O günlerde benim hafızam büyük ölçüde geri gelmişti.

Ama bu, her şeyi çözdüğüm anlamına gelmiyordu.

Karımın bana yazdığı mektubu defalarca okumuştum. İlk başta ona tutunmuştum. Sonra ondan şüphelenmiştim. Çünkü hafızam geri geldikçe garip bir şey fark ettim: Yazdıklarının çoğu doğruydu ama bazı şeyler fazla düzgün anlatılmıştı. Bazı cümleler fazla dikkatliydi. Bazı boşluklar ise tesadüf olamayacak kadar sessizdi.

Yalan mıydı, bilmiyordum.

Ama eksik olduğu kesindi.

O günlerde bu eksiklerin üzerine fazla gitmedim. Aramızda kırılgan bir huzur vardı. İnsan bazen cevabını merak ettiği soruyu bile sormaz; çünkü cevap gelirse kurduğu düzenin tekrar yıkılmasından korkar.

Ben de korkuyordum.

O sıralar kendime bir fotoğraf makinesi almıştım. Canon 600D.

İkinci eldi. Çok pahalı bir şey değildi ama elimde tuttuğumda hoşuma giden bir ağırlığı vardı. Makineyi aldığımda fotoğrafçılığa gerçekten merak saldığımı sanmıştım. Sonra anladım ki mesele fotoğraf değildi.

Ben görüntüyü sabitlemek istiyordum.

Hafızaya güvenmediğim için.

İnsan unutabiliyordu. Daha kötüsü, insan hatırladığını sanıp kendine yalan söyleyebiliyordu. Bir olayı kendi korkusuna, suçluluğuna, arzusuna göre yeniden şekillendirebiliyordu. Ben bunu yaşamıştım. O yüzden bir kareye, ışığa, gölgeye, yakalanmış bir bakışa ihtiyaç duymaya başlamıştım.

O akşam salonda oturmuş makineyi kurcalıyordum.

Perdeler yarı açıktı. Gün batımı saatleriydi. Evin içine eğik, sıcak, sarı bir ışık dolmuştu. Sehpanın üzerindeki bardağı çekmiş, sonra koltuğun köşesine odaklanmaya çalışmıştım. Fotoğraflar pek iyi çıkmıyordu. Bir kısmı karanlık, bir kısmı bulanık, bir kısmı fazla sarıydı.

Ama deklanşör sesi hoşuma gidiyordu.

Küçük, net, mekanik bir ses.

Sanki makine her seferinde, “Bu an vardı,” diyordu.

Saat sekizi biraz geçmişti. Karım işten geç geleceğini söylemişti. Sonra kuaföre uğrayacağını yazmıştı. Bu cümle normalde sıradan olurdu. Saçını yaptırır, fön çektirir, bazen kestirir gelirdi.

Ama o akşam kapı açıldığında sıradan hiçbir şey yoktu.

Önce ayakkabı sesi duymadım.

Çıplak ayaklarının zemine değen yumuşak sesini duydum.

Başımı kaldırdım.

Kapının önünde duruyordu.

Birkaç saniye konuşamadım.

Saçları sarıydı.

İlk defa.

Yıllardır alıştığım koyu saçlarının yerine çenesinde biten, küt kesilmiş, parlak ve cesur bir sarı gelmişti. Gün batımının son ışığı saçlarının uçlarına vuruyor, onları bal rengine çeviriyordu. Yüzü aynı yüzdü ama anlamı değişmişti. Daha açık, daha belirgin, daha yabancı görünüyordu. Sanki yıllardır aynı evde yaşadığım kadın değil de, bir yerde ilk kez görüp gözümü alamayacağım biri kapıdan içeri girmişti.

Üzerinde dizinin biraz üstünde biten bir etek vardı. İşten gelmişti ama işten çıkmış gibi değil, akşamın içinden seçilip gelmiş gibi duruyordu. Ayakkabılarını kapının yanında çıkarmıştı. Ayakları çıplaktı. Ayak tırnaklarında kırmızı oje vardı. O kırmızı, ahşap zeminde ve sarı ışığın içinde küçük ama kışkırtıcı bir ayrıntı gibi parlıyordu.

Son aylarda biraz kilo almıştı.

Bunu en çok o akşam fark ettim. Yüzü biraz dolmuştu. Beli eskisi kadar ince görünmüyordu. Kalçaları eteğin içinde daha belirgindi. Bacakları daha yumuşak, daha dolu duruyordu. Ama bu onda kötü bir şey yaratmamıştı. Tam tersine, bütün görüntüsüne sıcak, canlı, olgun bir kadınlık katmıştı.

O an anladım ki insan bazen sevdiği kadını yıllarca görür ama bir akşam gerçekten fark eder.

Kapının önünde bana baktı.

Sonra hafifçe güldü.

“Ne oldu?”

Elimdeki makineyi indirdim.

“Saçların…”

“Evet.”

“Boyatmışsın.”

“Fark etmişsin.”

“Fark etmemek mümkün mü?”

Gülümsedi ama hemen ardından yüzünde küçük bir endişe belirdi.

“Kötü mü olmuş?”

“Hayır.”

“Emin misin?”

Ayağa kalktım. Ona doğru birkaç adım attım. Yaklaştıkça kuaförden kalma o temiz, kimyasal kokuyu aldım. Boya, sprey, yeni yıkanmış saç ve onun kendi kokusu birbirine karışmıştı.

“Çok farklı olmuşsun,” dedim.

“Bu iyi bir cevap değil.”

“İyi bir cevap bulmaya çalışıyorum.”

Kaşlarını kaldırdı.

“Bu kadar mı kötü yani?”

“Hayır,” dedim. “Bu kadar yeni.”

Bu cevaptan hoşlandı. Gözleri elimdeki makineye kaydı.

“Yeni oyuncağın bu mu?”

“Bugün aldım.”

“Fotoğrafçı mı oldun şimdi?”

“Olmaya çalışıyorum.”

“Beni de çekecek misin?”

Bunu söylerken sesinde küçük bir oyun vardı. Basit bir soru gibi duruyordu ama değildi. Onu tanıyordum. Bazı soruları cevap almak için değil, kapı aralamak için sorardı.

Makineyi kaldırdım.

“İster misin?”

Bir an duraksadı. Sonra hemen eteğine baktı, eli beline gitti.

“Yok ya, çekme. Çok kilo aldım zaten.”

“Abartıyorsun.”

“Abartmıyorum. Etek zor kapandı. Yüzüm bile dolmuş.”

“Güzel görünüyorsun.”

“Sen öyle diyorsun.”

“Ben öyle görüyorum.”

Bu cümleden sonra kısa bir sessizlik oldu. Gözlerini kaçırdı. Çıplak ayaklarından birini diğerinin üzerine koydu. Kırmızı ojeleri gün batımının ışığında küçük birer nokta gibi parladı.

“Fotoğrafta daha kötü çıkarım,” dedi.

“Belki daha iyi çıkarsın.”

“Çirkin çıkarsam sileceksin.”

“Silerim.”

“Gülmeyeceksin.”

“Gülmem.”

“Poz vermeyi de bilmiyorum.”

“Poz verme. Dur sadece.”

Pencerenin yanındaki ışığı gösterdim.

“Şurada dur.”

İsteksizmiş gibi yaptı ama yürüyüşünde çok küçük bir yavaşlama vardı. Bunu bilerek mi yaptı, bilmiyorum. Ama o akşam attığı her adım bana fazla belirgin geliyordu. Pencerenin önüne geçti. Işık yüzünün bir tarafını aydınlattı, diğer tarafını gölgede bıraktı. Sarı saçları, akşamın son ışığıyla birleşince neredeyse yanıyordu.

Ellerini ne yapacağını bilemedi. Önce saçlarına götürdü, sonra eteğinin kenarında tuttu.

Vizörden baktım.

Makinenin küçük dikdörtgeninin içinde karım başka bir kadına dönüşmedi aslında.

Belki de ilk kez tam olarak göründü.

Deklanşöre bastım.

Ses çıkınca irkildi.

“Çektin mi gerçekten?”

“Evet.”

“Göster.”

Yanıma geldi. Omzu koluma değdi. Birlikte ekrana baktık. Fotoğraf teknik olarak kusurluydu. Biraz grenliydi, ışık azdı, netlik tam istediğim yerde değildi. Ama fotoğraftaki kadın çok güzeldi. Utanmıştı, ama görülmek de istemişti. Kendini saklıyordu, ama saklandığı yerden çıkmaya da hazır gibiydi.

Kendini ekranda görünce sustu.

“Ben miyim bu?”

“Evet.”

“Garip çıkmışım.”

“Garip değil.”

“Nasıl?”

“Farklı.”

“Yine aynı cevap.”

“Çünkü başka kelime bulamıyorum.”

Bir süre daha fotoğrafa baktı. Sonra dudaklarının kenarında küçük bir gülümseme belirdi.

“Bir tane daha çek,” dedi.

İşte o an oyun başladı.

Pencerenin önüne döndü. Bu kez daha rahat durdu. Bir ayağını hafifçe öne attı. Eli saçlarına gitti. Küt kesilmiş sarı saçları çenesine değip geri düştü. Eteği dizinin biraz üzerinde kaldı. Gün batımı iyice alçalmıştı; ışık azaldıkça teni daha yumuşak, daha sıcak görünüyordu.

Bir fotoğraf daha çektim.

Sonra bir tane daha.

İlk karelerde utanıyordu. Sonrakilerde utanmayı unuttu. Ya da utanmayı pozun bir parçası hâline getirdi. Gözleri kameraya alıştı. Kameraya baktığında bana değil, benden daha soğuk ve tarafsız bir göze bakıyordu. Bu beni garip bir şekilde etkiledi.

Çünkü karşımda sadece eşim yoktu.

Bakıldığını bilen bir kadın vardı.

Bir süre sonra fotoğraflara tekrar bakarken yüzünü buruşturdu.

“Gerçekten spora başlamam lazım.”

“Yine mi?”

“Ciddiyim. Çok kilo aldım.”

“Bence iyi görünüyorsun.”

“Bence toparlanmam lazım. Pilates falan yapacağım.”

“İstersen yap.”

“Yapacağım. Hem iyi gelir. Kendimi çok salmış gibi hissediyorum.”

“Mutlu olacaksan yap.”

Bana baktı. Bu cevabın onu rahatlattığını gördüm. Belki onay bekliyordu. Belki itiraz. Belki de sadece kendini savunmadan bir şey yapabileceğini duymak istiyordu.

O akşam birkaç fotoğraf daha çektim.

Gün batımı tamamen kaybolmadan önce çektiğim kareleri sonra bilgisayara aktardım. Bazıları karanlık, bazıları grenliydi ama birkaç tanesi gerçekten güzeldi. Sarı saçları, diz üstü eteği, çıplak ayakları, kırmızı ojeleri ve yüzündeki o yeni, çekingen ama tehlikeli ifade…

Sonra akşam normalleşti.

O üstünü değiştirirken odadan seslendi:

“Gerçekten spora başlayacağım.”

“Tamam.”

“Dalga geçme.”

“Geçmiyorum.”

“Yarın yakınlarda bir yere bakacağım.”

“Bak.”

“Pilates olabilir.”

“Pilatesin ne olduğunu bile doğru düzgün bilmiyorum.”

Kapı aralığından başını uzatıp bana baktı.

“Bilmemen şaşırtmadı.”

Yemek yedik. Basit bir şeyler hazırlamıştık. Çok konuşmadık. İkimiz de yorgunduk. O gece büyük bir olay yaşanmadı. Ama eve giren kadınla yatağa giren kadın aynı değildi sanki. Sarı saçları yastığın üzerinde bile yabancı duruyordu. Uyumadan önce bir süre ona baktım.

Fotoğrafları düşündüm.

Onu düşündüm.

Mektubu düşündüm.

Ve ilk kez şunu fark ettim: Hafızam geri gelmişti ama karımı yeniden tanımam gerekiyordu.

Ertesi gün eve geldiğimde o yine yoktu.

Mesaj atmıştı. Bir yere uğrayacağını, biraz geç kalabileceğini söylemişti. Eskiden bu beni rahatsız etmezdi. Şimdi ediyordu. Ama bu rahatsızlığın içinde sadece kuşku yoktu. Merak da vardı. Bazen insanı en çok yoran şey, ne hissettiğini tam olarak ayıramamaktır.

Yaklaşık bir saat sonra kapı açıldı.

Bu kez içeri bambaşka bir hâlde girdi.

Üzerinde spor taytı, bol bir sweatshirt ve spor ayakkabılar vardı. Saçlarını toplamaya çalışmıştı ama küt kesim yüzünden sarı tutamlar yüzünün etrafına düşmüştü. Yanakları kızarmıştı. Hafif terlemişti. Ama gözleri parlıyordu.

“Başladım!” dedi kapıdan girer girmez.

“Neye?”

“Pilatese.”

“Bu kadar hızlı mı?”

“Bugün deneme dersine girdim.”

Ayakkabılarını çıkarırken heyecanla anlatmaya başladı. Yakınlarda küçük bir pilates salonu bulmuştu. Yürüyerek gidilebilecek mesafedeydi. Salonu karı koca iki spor hocası işletiyormuş. Kadın çok tatlıymış, erkek de programları hazırlıyormuş. Ortam temizmiş, samimiymiş. İlk ders çok zorlamamış ama yine de bacakları titriyormuş.

“Bak,” dedi, elini kalçasına koyup hafifçe döndü. “Şimdiden ağrıyor.”

Güldüm.

“Bir derste sonuç bekliyorsun yani.”

“Hayır ama iyi geldi. Cidden iyi geldi. Böyle kendim için bir şey yapıyormuşum gibi hissettim.”

Bu cümleyi duyunca bir şey demedim.

Çünkü uzun zamandır onu böyle görmemiştim. Hafiflemişti. Hareketlenmişti. Kendisi için heyecanlanan bir kadın gibi görünüyordu. O yüzden içimdeki küçük kuşku başını kaldırsa da onu susturdum.

“Mutlu görünüyorsun,” dedim.

“Mutluyum.”

“Devam et o zaman.”

Yanıma gelip yanağımdan öptü. Üzerinde ter, parfüm ve dışarı havası vardı. Banyoya gitti.

O günlerde birkaç kez telefon çaldı. Birinde arayan Lara’ydı.

Bu kısmı uzatmayacağım.

Hal hatır sordular. Benim nasıl olduğumu sordu. Karım önce normal konuştu. Sonra Lara şehirde olduklarını, istersek bir akşam uğrayabileceğimizi söyledi. Karım da “Bakarız,” deyip geçiştirdi.

Tam telefon kapanacakken Lara’nın sesi biraz daha net geldi.

“İkinci geceyi hatırlıyorsun değil mi? O zaman bahsetmiştim ya, şehrin dışındaki eve geçtik bu ara. Bekleriz.”

Karımın yüzünde çok kısa bir panik gördüm.

Bir saniye sürdü belki. Hemen toparladı. Gülümsedi. “Tabii, selam söyle,” dedi ve telefonu kapattı.

Ama ben o bir saniyeyi gördüm.

İkinci gece.

Bu iki kelime içimde soğuk bir yere oturdu.

Ne ikinci gecesi?

Sormadım.

O da anlatmadı.

Birbirimize bir söz vermiştik. O kapıları rastgele açmayacaktık. Geçmişe dönüp kendimizi aynı çukura tekrar atmayacaktık. O yüzden gitmeyi düşünmedik. En azından yüksek sesle düşünmedik.

Ama bazı cümleler vardır, evin içinde kalır.

Lara’nın “ikinci gece” lafı da öyle kaldı.

Bir akşam eve geldiğimde onu balkona yakın koltukta otururken buldum.

Üzerinde kısa bir şort vardı. Bacakları çıplaktı. Üstünde salaş bir tişört. Sarı saçları dağınıktı. Camı açmış, elinde sigarayla dışarı bakıyordu. Bir bacağını diğerinin üstüne atmıştı. Havada kalan ayağı yavaş yavaş sallanıyordu. Kırmızı ojeleri hâlâ duruyordu.

Kapıda bir an durdum.

Beni fark etmedi. Ya da fark edip etmemiş gibi yaptı. Bu ayrımı artık yapamıyordum.

Akşam ışığı yüzüne yandan vuruyordu. Sigaranın dumanı önünden ince bir perde gibi geçiyordu. Kısa şort bacaklarını daha uzun göstermişti. Son aylarda aldığı kilolar bu hâlinde daha belirgindi ama kötü değil, tam tersine daha canlıydı. Koltukta oturan kadın rahat, yorgun, umursamaz ve fazlasıyla çekiciydi.

İçimde tanıdık bir şey yükseldi.

Sadece arzu değildi bu.

Onu görüyordum.

Ama onu başka birinin de görebileceği ihtimaliyle görüyordum.

Canon 600D masanın üzerindeydi.

Sessizce aldım.

Vizörden baktım.

Kare mükemmel değildi belki. Arka plan dağınıktı. Işık azdı. Ama o an mükemmeldi. Kısa şort, çıplak bacaklar, sallanan ayak, parmaklarının arasında sigara, sarı saçları ve yüzündeki düşünceli ifade.

Deklanşöre bastım.

Ses çıkınca başını çevirdi.

“Ne çekiyorsun?”

“Seni.”

“Yaa yapma.”

Sesi kızgın değildi. Utanmış gibi yaptı ama ayağını sallamayı bırakmadı.

“Çok güzel duruyordun.”

“Sigara içerken mi?”

“Evet.”

“Berbat çıkarım.”

“Çıkmadın.”

“Göster.”

“Bir tane daha.”

“Hayır.”

Ama gülüyordu.

Bir kare daha çektim.

Bu kez yüzünü eliyle kapattı.

“Yapma dedim.”

“Yüzünü kapatma.”

“Çekme o zaman.”

“Şöyle dur.”

“Nasıl?”

“Bacağını indirip tekrar at.”

“Sen iyice havaya girdin.”

“Dur.”

“Fotoğrafçı bey emir veriyor.”

Güldü. Sonra sigarayı küllüğe bıraktı. Bacağını indirip tekrar attı. Bu kez hareketi daha yavaştı. Bilerek yaptığını anladım. O da anladığımı anladı.

Aramızdaki hava değişti.

“Başını pencereye çevir,” dedim.

Çevirdi.

“Saçını biraz geriye at.”

Attı.

“Gülme.”

Gülmemeye çalıştı ama dudağının kenarı kıpırdadı.

Bir fotoğraf daha çektim.

Sonra bir tane daha.

Artık oyuna girmişti. Koltukta biraz geriye yaslandı. Bir elini saçlarının arasından geçirdi. Sonra kalkıp pencerenin yanına gitti. Kısa şortun içinde bedeni, akşam ışığında daha belirgin görünüyordu. Kendini kilolu bulduğunu biliyordum. Ama kameranın içinde gördüğüm şey kilo değildi.

Dolgunluktu.

Sıcaklıktı.

Kadınlıktı.

Yaşanmışlık.

“Böyle mi?” dedi.

“Evet.”

“Model gibi oldum mu?”

“Biraz.”

“Biraz mı?”

“Fazla şımartmayayım.”

“Şımart.”

Bu kelimeyi neredeyse fısıldadı.

Makineyi bir an indirdim.

Bana baktı.

Sonra tişörtünün ucunu tuttu.

“Daha iyi fotoğraf istiyorsan bu tişört kötü,” dedi.

Şaka yapar gibi söylemişti ama şaka değildi.

“Değiştir,” dedim.

“Ne giyeyim?”

“Sen seç.”

Yatak odasına gitti. Dolabın açıldığını duydum. Askıların sesi geldi. Kumaşlar hışırdadı. Birkaç dakika sonra daha ince, bedenine daha yakın duran bir üstle döndü. Sarı saçları o kıyafetle daha da öne çıkmıştı.

Birkaç kare daha çektim.

Sonra aynaya baktı.

“Bu da olmadı.”

“Bence oldu.”

“Yok.”

Bir an durdu.

Aynadan bana baktı.

“Daha cesur bir şey istiyorsun, değil mi?”

Cevap vermedim.

O da cevap beklemedi.

Çekim yavaş yavaş başka bir şeye dönüştü. Başta koltukta sigara içen kadını çekiyordum. Sonra poz veren karımı. Sonra kendi bedenini tartan, utanıp geri çekilen, sonra o utancı da oyunun parçası yapan bir kadını.

Birkaç kare daha mahremdi.

Işık omuzlarında kalıyordu. Gölge yüzünün yarısını kapatıyordu. Ellerini bazen saçlarına, bazen beline, bazen kendini saklar gibi göğsünün önüne götürüyordu. Bir noktadan sonra üstündeki kıyafeti de çıkardı ama fotoğraflar açık saçık olmaktan çok daha garip bir şeydi. Saklananla görünen arasındaki gerilim vardı içlerinde. Onu çıplaklıktan çok, kendini saklama biçimi çekici kılıyordu.

“Bunları kimse görmeyecek,” dedi.

“Biliyorum.”

“Gerçekten.”

“Biliyorum.”

Bir süre sustu.

“Bazen kendimi fotoğraflarda daha başka görüyorum,” dedi.

“Nasıl?”

“Bilmiyorum. Sanki ben değilmişim gibi.”

“Belki de sensindir.”

Bu cevap onu susturdu.

Makineyi elimde tuttum.

“Bak bana,” dedim.

Baktı.

“Bu kez yalan yok.”

Başını çok hafif salladı.

“Yok.”

“Eksik anlatmak da yok.”

Gözleri dolacak gibi oldu ama ağlamadı.

“Yok.”

Bir süre öyle kaldık.

Sonra makineyi köşedeki sehpanın üzerine bıraktım. Lens bize dönüktü. Kayıtta değildi. Fotoğraf çekmiyordu. Ama orada olması bile o anı değiştirmeye yetiyordu. Sanki odada üçüncü bir göz vardı. Soğuk, sessiz, tarafsız bir tanık.

Karım yanıma geldi. Sarı saçları yüzüme değdi. Üzerinde sigara, parfüm, akşam ve kendi kokusu vardı.
Dudaklarımız ilk dokunuşta açlıkla birleşti.
Öpücük yumuşak başlamadı; aylar süren kırılganlığın, şüphelerin ve yeniden keşfetme isteğinin bastırdığı ateşle derin ve ıslak bir şekilde buluştu.
Dilini ağzımın içinde hissettim, tadı biraz sigara, biraz şarap ve tamamen o idi.
Elleri tişörtümün altına kaydı, tırnakları karnımda hafifçe gezindi. Ben de eteğinin belinden tutup onu kendime çektim, kalçalarını avuçlarımın arasına aldım. Dolgun, sıcak ve fotoğraflarda gördüğüm o yeni dolgunlukla daha da davetkâr hissediyordu.“Bak bana,” diye fısıldadım dudaklarının arasından. “Bu kez gerçekten.”Gözleri aralandı, o sarı saçların çerçevelediği bakışında hem utangaçlık hem cesaret vardı.
Beni koltuğa itti, kucağıma oturdu. Bacakları iki yanımda açıldı, kısa şortun kumaşı ıslanmış tenine yapışmıştı.
Kalçalarını yavaşça ovuşturmaya başladı, sertleşen sikimi taytın ince kumaşının üzerinden hissediyordu. Elleri saçlarımda, boynumda, omuzlarımda dolaşıyordu.
Öpüşürken inliyordu, küçük, boğuk sesler çıkarıyordu.
Üstünü çıkardım. Sütyeni yoktu. Göğüsleri ağır ve dolgun bir şekilde serbest kaldı, uçları sertleşmiş, pembemsi.
Ağzımı birine götürdüm, emdim, dilimle çevirdim. Diğerini elimin içinde yoğurdum. Başını geriye attı, sarı saçları sırtına döküldü.
“Daha sert…” diye mırıldandı. Isırdım hafifçe, inledi.Kalktı, şortunu ve iç çamaşırını tek hamlede sıyırıp attı. Amı pürüzsüz ve ıslaktı, dudakları şişmiş, parlıyordu. Dizlerinin üzerine çöktü, fermuarımı açtı.
Sikimi dışarı çıkardığında eliyle sardı, sertçe sıktı.
Gözlerime bakarak başını eğdi ve ağzına aldı.
Sıcak, ıslak ve derindi. Dilini başımın etrafında döndürüyor, boğazına kadar indiriyordu.

Bir eli taşaklarımı okşuyor, diğeri kendi ıslak amını sıvazlıyordu. Saçlarını topladım, ritmi ben verdim. Ağzından salyalar akıyordu, gözleri sulanmıştı ama bırakmıyordu.Dayanamadım. Onu kaldırdım, koltuğa yatırdım.

Bacaklarını omuzlarıma aldım ve sikimi ıslak girişine dayadım. Bir anda girdim. Dar, sıcak ve kaygandı. “Ahh!” diye bağırdı, tırnaklarını sırtıma geçirdi. Sertçe, derinlere vurmaya başladım. Her seferinde kalçalarıma çarpıyordu, ıslak sesler odada yankılanıyordu. Göğüsleri zıplıyor, saçları dağılıyordu. Bir elim boğazına gitti, hafifçe sıktım. Gözleri zevkten kaydı.“Daha sert… sik beni,” diye inledi. Pozisyon değiştirdik. Beni sırtüstü yatırdı, üstüme oturdu. Sikimi eliyle tutup amına oturdu, tamamen içine aldı. Kalçalarını daireler çizerek, sonra hızlı hızlı yukarı aşağı indirip kaldırmaya başladı. Göğüsleri yüzümün önündeydi, emiyordum. Elleri göğsümde, tırnakları derime batıyordu. Amı sikimin etrafında kasılıyor, ıslaklığı bacaklarımdan aşağı akıyordu. “Geliyorum…” diye titredi. Ben de hızlandım, kalçalarından tutup yukarıdan vuruyordum. Orgazmı güçlü geldi; bedeni kasıldı, amı sikimi sıktı, uzun uzun inledi. Ben de boşalmak üzereydim. Çıkardım, göğüslerine ve boynuna fışkırttım. Sıcak spermlerim teninde parladı.Nefes nefese, ter içinde birbirimize sarıldık. Kalbi kalbime çarpıyordu. Sarı saçları yüzüme yapışmıştı. Parmaklarımı hâlâ ıslak amında gezdirdim, hafifçe okşadım. O da sikimi yavaş yavaş sıvazlıyordu.Bir süre öyle kaldık. Yeniden, hem tanıdık hem yabancı bir şekilde birbirimize dokunuyorduk.

Sonrasında ikimiz de bir süre konuşmadık.

Salon dağılmıştı. Koltuğun üzerinde onun tişörtü vardı. Küllükte yarım kalmış sigara kendi kendine sönmüş, odada hafif bir duman kokusu bırakmıştı. Sehpanın üzerinde Canon 600D duruyordu. Lens hâlâ bize dönüktü. Makine çalışmıyordu ama orada olması bile gecenin bütün havasını değiştirmişti.

Karım yerden kalkarken saçlarını yüzünden çekti.

Sarı küt saçları terden biraz dağılmış, yanaklarına yapışmıştı. Yüzü kızarmıştı. Yorgun görünüyordu ama o yorgunluğun içinde başka bir parlaklık vardı. Günlerdir spor, iş, yeni saç, yeni beden, yeni bir kadın olma telaşı derken kendini hem fiziksel hem ruhsal olarak fazla zorladığı belliydi.

“Duşa girelim,” dedi.

Sesi kısıktı.

Cevap vermedim. Sadece başımı salladım.

Birlikte banyoya gittik.

Duşun altında bu kez aramızda az önceki ateş yoktu. Daha yavaş, daha sakin bir şey vardı. Su, üzerimizden akarken ikimiz de sanki kendimize gelmeye çalışıyorduk. O başını öne eğmiş, gözlerini kapatmıştı. Sarı saçlarından süzülen su ensesine, omuzlarına, sırtına iniyordu. Bir ara elini duvara dayadı.

“Çok yoruldum,” dedi.

“Spordan mı?”

“Hem spordan,” dedi. Sonra hafifçe gülümsedi. “Hem senden.”

Bunu söyleyince kısa bir süre güldük.

Ama gülüşümüz çok uzun sürmedi. İkimiz de yorgunduk. O daha da yorgundu. Banyodan çıktığımızda havluya sarındı, dişlerini fırçaladı, saçlarını yarım yamalak kuruttu. Normalde yeni saçına özen gösterir, fönünü bozmak istemezdi. O gece umursamadı bile.

Yatağa girdiğinde neredeyse hemen uyudu.

Başını yastığa koydu, bir şey söyleyecek gibi oldu ama cümlesi tamamlanmadan nefesi ağırlaştı. Birkaç dakika sonra uyuyordu. Sarı saçları yastığın üstüne dağılmıştı. Yüzü uykuda daha savunmasız görünüyordu. Biraz önce kameranın karşısında kendini göstermeye çalışan kadın gitmiş, yerine bitkin, gerçek, tamamen bana güvenmiş biri gelmişti.

Bir süre kapının yanında durup ona baktım.

Sonra ışığı kapatmadım.

Sadece aralık bıraktım.

Salona geçtim.

Bilgisayarı açtım.

Neden uyumadığımı bilmiyordum. Bedenim yorgundu ama zihnim fazla uyanıktı. İçimde hâlâ fotoğraf çekiminden kalan bir elektrik vardı. Kameranın ekranındaki kareleri düşündükçe midemin içinde sıcak, huzursuz bir şey kıpırdıyordu. Onu çekmiş olmak, onu o hâliyle görmüş olmak, o görüntülerin sadece bende olması…

Garip bir güç veriyordu.

Ama aynı anda tehlikeli bir merak da.

Bilgisayar açılırken mutfağa gidip su içtim. Sonra geri gelip sandalyeye oturdum. Önce fotoğraf forumlarına girdim. Yerli birkaç gruba baktım. İnsanlar lens tartışıyordu. Kimisi portre çekimlerinden bahsediyor, kimisi ışık düzeni, kimisi gövde ayarları, kimisi ikinci el objektif önerisi soruyordu.

Bir süre bunlara baktım.

Sonra yabancı forumlara geçtim.

Orada işler daha genişti. Sokak fotoğrafçılığı, portre, düşük ışık, film simülasyonları, eski makineler, amatör çekimler… Sayfadan sayfaya atladım. Canon 600D ile çekilmiş örneklere baktım. Bazı fotoğraflar çok sıradandı. Bazıları ise garip şekilde etkileyiciydi.

Sonra ilgimi başka bir başlık çekti.

Art nude.

Sanatsal erotik fotoğraf.

İlk başta sadece meraktan tıkladım.

En azından kendime öyle söyledim.

Fotoğraflar açık saçık olmaktan çok farklıydı. Bazılarında yüzler görünmüyordu. Sadece omuz, sırt, bacak, gölge, perde arkasından düşen ışık, yatağın kenarında oturan bir silüet, aynaya yansıyan belirsiz bir beden… Açık olan şeyden çok saklanan şey etkileyiciydi. Fotoğrafın asıl gücü, gösterdiğinden değil, göstermediğinden geliyordu.

Bunu görünce içimde bir şey yerinden oynadı.

Çünkü biraz önce karımı çekerken tam olarak bunu hissetmiştim.

Onu çıplaklıktan çok, saklanırken güzel bulmuştum.

Kameraya bakarken yüzünde beliren o tereddüt, kendini koruma isteğiyle görülme isteğinin aynı anda duruşu… Bunlar fotoğraflarda vardı. Sadece bizim salonda değil, dünyanın başka odalarında, başka insanların kameralarında, başka kadınların yüzlerinde de aynı gerilim yakalanmıştı.

Sonra Tumblr’a girdim.

Eskiden fazla bilmezdim. İsmini duyardım ama pek kullanmazdım. O gece forumlardan birinin altındaki bağlantıya tıklayınca karşıma bambaşka bir dünya çıktı. Amatör çekimler. Eski makinelerle çekilmiş grenli kareler. Otel odaları, loş salonlar, perdelerin arkasında kalan bedenler, yüzü görünmeyen kadınlar, bazen sadece bir diz, bir omuz, bir el, bir saç tutamı.

Her fotoğraf profesyonel değildi.

Hatta çoğu değildi.

Ama belki de bu yüzden daha etkileyiciydi.

Bazılarında poz kusurluydu, ışık eksikti, kompozisyon dağınıktı. Ama o kusurlar fotoğrafları daha gerçek yapıyordu. Birinin evi, birinin sevgilisi, birinin karısı, birinin gizli arşivi gibiydi. Dünyanın her yerinde insanlar, kendi mahrem anlarını ışıkla, gölgeyle, kamerayla başka bir şeye dönüştürmeye çalışıyordu.

Bir süre sadece baktım.

Sonra yükseldiğimi fark ettim.

Sadece fotoğraflardan etkilendiğim için değil. Asıl sebep şuydu: O fotoğraflara bakarken aklım hep karıma gidiyordu. Onun kısa şortla koltukta oturuşuna. Bacağını sallayışına. Sarı saçlarını geriye atışına. “Şımart,” deyişine. Kameranın karşısında önce utanıp sonra yavaş yavaş oyuna girmesine.

Ve sonra daha tehlikeli bir düşünce geldi.

Başka biri de böyle görseydi?

Bu düşünceyi hemen kovmaya çalıştım.

Ama insan bazı düşünceleri kovmaya çalıştıkça onlara daha uzun bakıyor.

Bir hesap açtım.

Bunu yaparken kendime, “Sadece bakacağım,” dedim.

Kullanıcı adı seçerken bile ellerim biraz terledi. Gerçek ismimle ilgisi olmayan, anlamsız bir şey yazdım. Profil fotoğrafı koymadım. Hiçbir bilgi eklemedim. Sadece boş bir hesap. Sanki orada değilmişim gibi orada olmak istedim.

Sayfalar arasında dolaşırken bir hesapta durdum.

Fotoğraflar diğerlerinden daha iyiydi. Profesyonel değildi ama gözü olan biri çekmişti. Işığı iyi kullanıyordu. Kadınları doğrudan teşhir eder gibi değil, bir anın içinde yakalanmış gibi çekiyordu. Hesapta üç ya da dört farklı kadın vardı. Birinin yüzü hiç görünmüyordu. Birinin sadece profili seçiliyordu. Bir başkası loş bir odada, pencere ışığının altında oturuyordu. Fotoğraflarda açık bir bayağılık yoktu ama gerilim vardı.

Hesaba uzun süre baktım.

Özellikle bir fotoğraf beni durdurdu.

Kadın bir koltuğun kenarında oturuyordu. Üzerinde ince bir gömlek vardı. Yüzü kadrajın dışında kalmıştı. Bir eli dizinin üzerinde, diğer eli saçlarının arasında görünüyordu. Fotoğraf neredeyse hiçbir şey göstermiyordu ama her şeyi düşündürüyordu.

O kareye fazla uzun baktım.

Sonra istemeden mesaj kutusunu açtım.

Ne yazacağımı bilmiyordum. Birkaç kez yazıp sildim.

Sonunda sadece şunu yazdım:

“Fotoğrafların ışığı çok iyi. Amatör müsün?”

Cevap beklemiyordum.

Ama birkaç dakika sonra mesaj geldi.

“Evet. Amatörüm. Sen de mi çekiyorsun?”

Bir süre ekrana baktım.

Sonra yazdım:

“Yeni başladım.”

“Ne çekiyorsun?”

“Portre deniyorum.”

“Modelin var mı?”

Bu soru içimde bir yere dokundu.

Klavye üzerinde parmaklarım durdu.

Modelin var mı?

Karımı düşündüm.

Pencerenin önündeki sarı saçlı hâlini. Koltukta sigara içerken bacak bacak üstüne atışını. Kameraya bakarken önce utanıp sonra bakışını değiştirişini.

“Eşim,” yazdım.

Gönderdikten sonra kalbim hızlandı.

Adam hemen cevap verdi.

“Burada olduğuna göre meraklısın herhalde böyle fotoğraflara.”

Bir süre cevap vermedim.

Ekrandaki cümleye baktım. Aslında basit bir cümleydi. Ama içinden başka bir şey sızıyordu. Yakalanmış gibi hissettim. Sanki o yabancı adam beni görüyordu. Sadece ekrandaki kullanıcı adımı değil, salondaki hâlimi, karanlıkta oturuşumu, eşimin fotoğraflarını düşünürken yaşadığım o utançlı merakı da görüyordu.

“Evet,” yazdım sonunda.

Bu kadar kısa bir kelime beni rahatlattı mı, yoksa daha fazla gerdi mi bilmiyorum.

Adam yazdı:

“Eşini çekiyorsan zaten başlamışsın. Portre ile bunun arası çok ince.”

Bu cümle hoşuma gitti.

Çünkü doğruydu.

Ben portre çektiğimi sanıyordum. Ama o akşam çektiğim şey sadece portre değildi. Karımı yüzünden ibaret görmediğim bir andı. Onu beden diliyle, utanmasıyla, kendini saklamasıyla, bana meydan okumasıyla çekmiştim.

Bir süre daha konuştuk.

Makineden, ışıktan, amatör çekimden. Adam teknik konularda fazla ukala değildi. “Kötü ışık bazen iyi hikâye anlatır,” dedi. Bu cümleyi sevdim. Sonra kendi fotoğraflarından bahsetti. Kadınların hepsinin rızası olduğunu, bazılarının arkadaş, bazılarının tanıdık, bazılarının ise daha özel insanlar olduğunu söyledi.

“Özel insanlar?” yazdım.

Bir süre cevap vermedi.

Sonra yazdı:

“Bir kısmı anlatılmaz.”

Bu cevap beni tekrar fotoğraflara bakmaya itti.

O koltuktaki kadının fotoğrafını yeniden açtım.

İçimdeki sıcaklık arttı.

Adam bunu anlamış gibi yazdı:

“Seninkinden bir kare görebilir miyim?”

O an sandalye altında ayaklarımı değiştirdim.

Kalbim hızlandı.

Ekrana baktım.

Sonra arkama, yatak odasının kapısına baktım.

Karım uyuyordu.

Az önce duş almış, yorgunluktan bitmiş, bana tamamen güvenerek uyuyordu.

Ve ben burada, yabancı bir adama onun fotoğraflarını göndermeyi düşünüyordum.

Bu düşünce midemi sıktı.

Aynı anda başka bir yerimi de ateşledi.

Bilgisayarın yanındaki kameraya baktım. Hafıza kartı hâlâ içindeydi. İstesem fotoğrafları aktarabilirdim. Bazılarında yüzü görünmüyordu. Bazıları gerçekten sanatsal sayılabilirdi. Bir omuz, bir bacak, pencerenin önündeki silüeti, koltukta sigara içerken yüzünün yarısının gölgede kaldığı kare…

Kim olduğunu kimse anlamazdı.

Bunu düşündüm.

Ve bu düşüncenin kendisi beni korkuttu.

Çünkü insan kötülüğü bazen büyük kararlarla yapmaz. Küçük gerekçelerle yapar.

Kimse anlamaz.

Yüzü görünmüyor.

Zaten güzel fotoğraf.

Sadece bir yabancı görecek.

Sadece sanat.

Sadece merak.

Sadece bir kez.

Kameranın hafıza kartını çıkardım.

Parmaklarımın arasında birkaç saniye tuttum.

Sonra bilgisayara taktım.

Fotoğraflar ekrana düştü.

Küçük ön izlemeler hâlinde karım oradaydı. Gün batımında, pencerenin önünde, koltukta, sigarayla, kısa şortla, sarı saçlarıyla, çıplak ayaklarıyla. Bazı karelerde gerçekten yüzü görünmüyordu. Bazılarında sadece bedeni, ışığı, duruşu vardı.

Bir tanesini açtım.

Sonra diğerini.

Sonra daha mahrem olanlardan birini.

Gönder düğmesine sürüklemek için fareyle tuttum.

O anda onun sesi zihnimde yankılandı.

“Bunları kimse görmeyecek.”

Sonra bir başka cümlesi:

“Gerçekten.”

Fareyi bıraktım.

Fotoğraf gönderme kutusuna düşmedi.

Ekrana baktım.

Nefesimin hızlandığını fark ettim.

Karım uyuyordu.

Bilmiyordu.

Ve bilmediği bir şeye rıza gösteremezdi.

Bu kadar basitti aslında.

Ama basit şeyler bazen insanın içindeki karanlıkla çarpışınca ağırlaşır.

Fotoğrafı sürükledim ve göndere tuşuna bastım.

Bir süre sessizlik oldu.

"Harikaymış" dedi.

Fotoğraf mı karım mı diye düşündüm.

"Buna bu gece bi posta atarım ben" yazdı.

Kan bir anda beynime sıçradı. Sanattan fotoğrafan falan bahsederken adam doğrudan libidosunu konuşturuyordu. ama beni şaşırtan şey bunu duyunca aletimin birden sertleşmesi oldu.

Cevap yazamadım. ne yapacağımı bilemedim içimi bir suçluluk kapladı içimdeki bu suçluluk duygusuyla birden konuşmayı ve hesabı silip kapattım.

tuvalete gittim ve aklımdan geçen onca şeyle birlikte penisimi sıkmamla klozete boşalmam bir oldu.

Salona döndüm.

Sandalyeye yaslandım.

Yatak odasından karımın uykudaki nefesi çok hafif duyuluyordu.

Bölüm orada bitmedi aslında.

Ama o gece benim için bir şey orada başladı....

O gece çekilen görsellerden.

https://www.reddit.com/user/FoundationInside9487/comments/1tyt4az/kocama_mektup_g%C3%B6rseller_1/

Posted Jun 6, 2026, 9:38 PM UTC

264
Loading comments…