sammie'nin kamp kuralları 4
Yalan yok, ben de ondan aşağı kalmıyordum. Güneşin alnında, nehrin nemli havasında kavrulurken bir yandan Shila'ya balık tutmayı öğretmek iyice yorucu olmuştu. Kulübelerimize çekildikten yaklaşık iki üç saat sonra dışarıdan telaşlı ayak sesleri duyulmaya başladı.
Kapılar art arda açılıp kapanıyor, öğrenciler koşar adım dışarı çıkıyordu. Koridorda fısıldaşmalar giderek yükseliyor, herkes birbirine ne olduğunu sormaya başlıyordu. Kulübenin içindeki hava bir anda değişmiş, az önceki rehavet yerini huzursuz bir bekleyişe bırakmıştı. Birkaç saniye sonra hoparlörlerden Bay Walter'ın sesi yankılandı.
"Dikkat! Daily ve Max adında iki kamp öğrencimiz kaybolmuştur. Lütfen kulübelerinizden ayO an içimize tarif edemediğim bir ürperti yayıldı. Herkes birbirine bakıyor, fısıldaşmalar kulübelerin arasında dolaşıyordu. Logan bana dönüp kaşlarını kaldırdı.
“En fazla iki üç saattir ortalıkta yoklar. Neden herkes bu kadar telaşlı?”
Ona kısık sesle cevap verdim.
“Çünkü burada böyle olaylar neredeyse hiç yaşanmaz. Bir çocuk kayboldu mu, bulunması gerçekten çok zor olur. Burası tahmin ettiğinden çok daha büyük bir yer.”
Tam o sırada Shila, gerginliği dağıtmak istercesine hafif bir kahkaha attı.
“Belki Daily ve Max işi pişirmek için bir süreliğine gözden kaybolmuştur, olamaz mı?”
Ona soğuk ve umursamaz bir bakış attım. Şakanın hiç sırası değildi. Salak kız, böyle durumlarda bile espri yapmaya çalışıyordu. O sırada Marceline yatağından yavaşça doğrulup bize baktı. “Sanırım o ikisini tanıyorum. Balık tutarken bir kız yanıma geldi. Balık tutmayı bilmediğini söyledi, yardım edip edemeyeceğimi sordu.” dedi yavaşça doğrulurken.
shila ise Dik dik baktı. “Eee, yani? Ne olmuş sonra?” marceline devam etti. “Adının Daily olduğunu söyledi. Tanıştık, biraz sohbet ettik. Sonra acil bir işi çıktığını söyleyip apar topar yanımdan ayrıldı.” biraz duraksayıp düşünürcesine gözlerini sağa sola kaydırdı. logan ise marceline bakarak:
- Ah Tanrım... Umarım iyilerdir. Böyle şeylere hiç alışık değilim.
shila üstünü düzeltirken logana baktı.
- Biz de alışık değiliz Logan ama bunlar hayatın gerçekleri. Umalım da ikisi en kısa zamanda bulunur.
Sohbetin ardından neredeyse beş altı saat geçmişti. Saat çoktan onu göstermeye başlamıştı.
Dışarı çıkmanın bu saatlerde tehlikeli olduğunu biliyordum. Bu yüzden uzun süredir tuvaletimi tutuyordum. Ama artık dayanacak hâlim kalmamıştı. Kasıklarım ağrımaya başlamıştı. En sıkıntılı saatte dışarı çıkma fikri hiç mantıklı gelmiyordu. Bir süre Logan'a baktım, doğru anı bekledim. Ardından yatağımdan kalkıp yanına gittim. Telefonu olmadığı için kulübedeki eski püskü televizyonu kurcalıyordu.
Başında dikilip,
“Logan, hadi tuvalete gidelim.” dedim.
İlk başta üfleyip püfledi ama gelmemek gibi bir şansı da yoktu. İsteksizce başını salladı.
“Tamam... Ama karanlıkta bir şey olursa bu senin suçun ha.”
Önce yüzüne ciddi ciddi baktım. Sonra hafifçe gülümsedim.
“Hahaha... Komik şey seni. Bu kadar korkak olma, hadi gidelim.”
Çocuk gerçekten de korkağın tekiydi. Biraz daha onunla uğraşacaktım ama birkaç dakika daha beklersem altıma edeceğimden emindim.
Pantolonumun ceplerini yokladım. Tuvalette tuvalet kâğıdı olmadığını adım gibi biliyordum. Her sene kampı büyütmeye para harcarlardı ama bir türlü tuvaletlere peçete koymazlardı. Shila'nın süslü pembe çantasından birkaç peçete alıp ona haber verdim. Logan ise ince hırkasını üzerine geçirip çoktan dışarı çıkmıştı. Hazır olduğumda kulübenin kapısını sessizce araladım. Gece yüzüme serin ama huzursuz edici bir hava çarptı. Kuralları çiğnediğimizi biliyordum ama yapacak bir şey yoktu. En azından yanımda Logan vardı.
Patika, tuvalete kadar uzanan yüz iki yüz metrelik kısa ama karanlık bir yoldu. Ay ışığı ağaçların arasından güçlükle süzülüyor, yere düşen gölgeler yürüdükçe şekil değiştiriyordu. Uzaklardan gelen baykuş sesleri ve dalların arasındaki hışırtılar her adımda tüylerimizi diken diken ediyordu. Logan durmadan arkasına bakıyor, sonra sağını solunu kontrol ediyordu. Sırıtarak ona döndüm.
“Dostum, sakin ol. Sadece tuvalete gidiyoruz.”
Gülmeye çalıştı ama ellerinin hafiften titrediğini fark ettim. Yol boyunca, “Geri gitsek olmaz mı? Bizim kulübenin oraya işesen ölür müsün be?” diyerek beni vazgeçirmeye çalıştı.
Bütün yol söylene söylene sonunda sustu. O beni ikna edemeden çoktan tuvalete varmıştık. Dışarıda beklemesini söyledim. Güvenlik gelirse bana haber verecekti. Logan titrek gözlerle etrafına bakındı. “Tamam... Buradayım.” dedi.
Tuvalete girip işimi görürken dışarıdan hafif tıkırtılar gelmeye başladı. Sanki biri ağır ağır yürüyordu. Ara sıra duyulan mırıltılar ve kuru dalların çıtırtısı gecenin sessizliğini bozuyordu. Aradan daha bir iki dakika geçmişti ki Logan kapıyı yumrukladı. “Dostum! Burada iğrenç bir koku var. Fark ettin mi?”
Pantolonumu çekip fermuarımı kapatırken güldüm.
“Salak salak konuşma. Tuvalette nasıl bir koku bekliyordun? Gül kokusu falan mı?”
Biraz daha oyalanıp aynada saçlarımı düzelttim. Tam ellerimi yıkarken… Ben de o kokuyu aldım. Keskin değildi. Ama ağırdı. Bayat, metalik ve mide bulandırıcı bir kokuydu. Kapıyı açıp dışarı çıktığım anda koku burnuma daha sert çarptı. Logan yüzümü buruşturduğumu görünce burnunu kapattı.
“Sana demiştim ama beni dinlemedin, aptal.”
Koku birkaç saniye içinde o kadar ağırlaşmıştı ki başım zonklamaya başladı. Logan sürekli geri dönmemiz gerektiğini söylüyordu. Ben ise çoktan kokunun geldiği yönü bulmaya çalışıyordum. Etrafı dikkatlice süzdüm. Ama görünürde hiçbir şey yoktu. Sonunda Logan'ı da zorla ikna ettim. Kolundan tutup kokunun geldiği tarafa doğru çektim. Biraz daha söylense de sonunda pes etti. Beraber kokunun kaynağını bulmaya karar verdik.
“Korkak bir tavuk gibi davranma, Logy.” dedim sırıtarak. “En fazla ölmüş bir köpektir. Telaşlanacak bir şey yok.”
Logan kaşlarını çattı.
“Madem en fazla köpek ölüsü, o zaman neden gidip bakıyoruz?”
“Merak ettiğimiz için?”
Logan titreyen ellerini cebine sokup sağa sola bakındı. Sertçe yutkunurken sesi iyice kısıldı.
“Sen merak ediyorsun, ben etmiyorum. Bu koku midemi bulandırıyor. Nasıl bir hayvan ölüsü bu?”
Omuz silkip yürümeye devam ettim.
“Dua edelim de kamp yetkilileri bizi bulmasın. Yoksa kuralları çiğnediğimiz için başımız büyük belBir süre daha ilerledik. Zifiri karanlıkta kokunun kaynağını bulmak her adımda biraz daha zorlaşıyordu. Ağaçların arasından süzülen cılız ay ışığı bile önümüzü doğru düzgün görmemize yetmiyordu. Logan'ı zorlayarak önden gitmesini istedim.
Ama şimdi düşünüyorum da… Keşke bunu hiç yapmasaydık. Hayatımın en büyük hatası o gece tuvalete gitmekti. Logan kokuya doğru birkaç adım daha attı. Bir anda ayağı büyük bir şeye takıldı ve neredeyse yüzüstü yere kapaklanıyordu. İlk başta ona gülecektim. Hatta ağzımı açmıştım bile. Ama gözlerim yere iliştiği an bütün kelimeler boğazıma düğümlendi. Ay ışığı, ağaçların arasından süzülerek yerde duran şeklin yalnızca küçük bir kısmını aydınlatıyordu. İlk bakışta ne olduğunu anlayamamıştım. Anlamak da istemiyordum.
Gözlerim karanlığa alıştıkça o siluet yavaş yavaş belirginleşmeye başladı. Önce bir kol… Sonra çamura bulanmış bir yüz… Ardından yere yayılmış koyu renkli bir sıvı...
Kalbim göğsümün içinde öyle sert atıyordu ki sesini Logan'ın bile duyacağını sandım. Yerde duran şey… Bir hayvan leşi değildi. İki ceset, yan yana toprağın üzerine bırakılmıştı. Logan düşündüğümün aksine bağırmadı. Kaçmadı. Olduğu yerde donup kaldı.
Ben biraz daha gerisinde olduğum için cesetlerin kanlı uzuvlarını çok daha net görebiliyordum. Birinin kolu ters dönmüş, diğeri ise yüzü gökyüzüne bakacak şekilde hareketsiz yatıyordu. Burnumuza gelen o ağır metalik kokunun sebebi artık belliydi.
Logan panikle birkaç adım geri sendeledi. Dizleri titriyor, nefesi kesik kesik çıkıyordu. Ellerini yüzüne kapatıp sessizce ağlamaya başladı.
Benim kendimi toparlamam ise birkaç dakikayı buldu. Derin nefesler alıp vermeye çalışıyor, gördüğüm manzarayı inkâr etmek istiyordum.
"Hayır..."
İçimden defalarca bunu tekrarladım. Ama gözlerim yalan söylemiyordu. Kendime gelir gelmez Logan'ın kolundan tuttum. Sertçe çekerek onu cesetlerden uzaklaştırdım. Birlikte birkaç metre ilerideki yoğun çalılıkların arasına girdik. Ellerim titriyordu.
Kalbim sanki göğsümden çıkacakmış gibi atıyordu.
Bir yandan Logan'ı sakinleştirmeye çalışıyor, bir yandan da gözlerimi cesetlerden ayıramıyordum.
Belki yanlış görmüşümdür diye kendi kendime dua ediyordum.
Tam o sırada...
Cesetlerin bulunduğu taraftan boğuk konuşma sesleri yükseldi. Kelimeleri seçemiyordum. Ama en az iki kişinin konuştuğuna emindim. Hiç düşünmeden Logan'ın ağzını elimle kapattım. Onu çalılıkların biraz daha içine doğru çektim. İkimiz de yere çömeldik.
O an hissettiğim korkuyu size tarif etmem mümkün değildi. Hayatımızda ilk defa böyle bir manzarayla karşılaşıyorduk. İki ceset, birkaç metre ötemizde hareketsiz yatıyordu. Biz ise nefes almaya bile korkuyorduk. Çalılıkların arasındaki küçük boşluktan gizlice bakmaya başladık. Logan hâlâ korkudan titriyordu. Gözleri kocaman açılmış, nefesi düzensizleşmişti. Ellerini yüzüne kapatıp sessizce hıçkırıyordu. Ben ise olabildiğince sakin görünmeye çalışıyordum. Ama içim buz kesmişti. İçimizden bir ses hâlâ "Belki yanlış görüyoruzdur." diyordu. Fakat burnumuza çarpan o ağır, metalik kan kokusu kendimizi kandırmamıza izin vermiyordu.
Kulak kabarttık. Rüzgârın uğultusunun arasına karışan ayak sesleri giderek yaklaşıyordu. Aradan birkaç dakika geçti. Sonra karanlığın içinden üç ya da dört iri yarı adam belirdi. Yüzlerini seçemiyorduk. Sis ve karanlık onları adeta gölgenin bir parçası hâline getirmişti. Sessizce cesetlerin yanına geldiler. Yavaşça elimi Logan'ın ağzından çektim. Logan bana döndü. Gözleri korkudan dolmuştu.
"Ryan... Biz... biz ne yapacağız şimdi?" diye fısıldadı.
Parmağımı dudaklarıma götürüp sessiz olmasını işaret ettim. Nefesimizi bile tutarak adamların konuşmalarını dinlemeye çalıştık. Tek derdim onların yüzünü görebilmekti. Ama hava öylesine sisliydi ki birkaç metre ötemizde duran insanları bile seçemiyorduk. Tıpkı Logan'ın cesetleri fark etmeyip ayağının takılması gibi… Biz de ne adamların yüzlerini görebiliyor ne de ne konuştuklarını anlayabiliyorduk. Aralarında kısa emirler, boğuk fısıltılar dolaşıyordu. Ses tonlarından acele ettikleri belliydi. Logan'ın titremesi giderek arttı. Kolunu biraz daha sıkıca tuttum. Hiç kıpırdamadan bekledik. Korkunun yanında içimde tuhaf bir merak da vardı.
Adamlar birkaç dakika boyunca cesetlerin başında uğraştılar. Sonra iki cesedi omuzlayıp geldikleri karanlığın içine doğru yürümeye başladılar. Gitmeden önce içlerinden biri yavaşça arkasını döndü. Etrafı uzun uzun süzdü. O an kalbimin durduğunu sandım. Nefes bile alamıyorduk.
Saniyeler geçmek bilmedi. Neyse ki bizi fark etmeden gözlerini başka yöne çevirdi. Adamlar tamamen gözden kaybolana kadar olduğumuz yerden kıpırdamadık. En sonunda ayak sesleri de kesildi. Ancak o zaman derin bir nefes alabildik. Gece karanlığında tam seçemesem de Logan'la ikimizin de yüzünün bembeyaz kesildiğini hissedebiliyordum.
"Buradan bir an önce gitmemiz lazım!" dedi Logan, sesi titreyerek. Başımı yavaşça salladım.
"Tamam... Ama sakin ol. Çalılıklardan çıkarken en ufak bir ses bile çıkarmayalım. Eğer hâlâ yakınlardalarsa bizi fark etmeleri sadece birkaç saniyelerini alır."
İkimiz de uzun çalılıkların arasından zar zor çıkarak koşar adımlarla tuvaletin bulunduğu alana geri döndük. Kapının önündeki otomatik ışık, gecenin içinde neredeyse tek güvenli nokta gibi etrafı solgun bir şekilde aydınlatıyordu. Işığın altına girdiğimizde ilk defa nefes alabilmiş gibi olduk.
Kollarımızı kontrol ettim. Dikenler derimize çizikler atmıştı, bazı yerlerde ince kan izleri bile vardı. Logan hiçbir şey demeden sadece etrafına bakındı; yüzü hâlâ bembeyazdı.
“Geldik… geldik işte,” diye mırıldandı kendi kendine, sanki hâlâ oradaymışız gibi.
Bir an durduk.
Kimse konuşmadı.
Sadece rüzgârın çalıların arasından geçerken çıkardığı o ince, uğultuya benzer ses vardı.
Sonra birlikte hareket edip kulübeye doğru yürüdük. Kapıyı açtığımız anda içeriden gelen ışık ve normal hayat sesi bile garip derecede yabancı geldi.
Shila ile Marceline içeride sohbet ediyordu. Hatta bir an gülüyorlardı bile. Ama bizim kapıdan öyle apar topar girmemizle birlikte sesleri kesildi.
Hava değişmişti. Bunu net bir şekilde söyleyemiyordum ama odanın içindeki o ağır sıcaklık bir anda çekilmiş gibiydi. Sanki biri görünmez bir kapı açmış da gecenin soğuğunu içeri doldurmuştu. Kimse bunu dile getirmedi ama herkes aynı şeyi hissediyordu.
Anlattıklarımın ardından odada uzun bir sessizlik oldu. Ama bu sessizlik öyle “düşünen insanlar” sessizliği değildi. Daha çok, herkesin bir şeyi anlamaya çalışıp da başaramadığı o gergin boşluk gibiydi. Logan hâlâ ayakta durmakta zorlanıyordu. Yüzü bembeyazdı, gözleri sabitlenmişti; sanki biraz önce gördükleri onun içinde donup kalmıştı ve bir daha çözülmüyordu.
Shila hemen yanına gitti ama bu sefer sesi önceki gibi rahat değildi.
“Logan… iyi misin?” dedi.
Cevap alamadı.
Logan ağzını açtı, sonra kapattı. Sanki konuşursa her şey yeniden oraya dönecekmiş gibi korkuyordu. Bu bile Shila’nın yüzündeki ifadeyi değiştirdi ama hâlâ tam inanmamıştı. Hâlâ bunun bir yanlış anlaşılma ya da abartı olmasını istiyordu.
Ben her şeyi tekrar anlatınca odanın havası daha da ağırlaştı. Kelimeler ağzımdan çıktıkça kulağa daha saçma geliyordu. Bunu ben bile fark ediyordum. Ama Logan’ın titreyen elleri, kıyafetlerimizin dağınıklığı ve yüzümüzdeki o “şaka değil” ifadesi, kimsenin bunu kolayca geçiştirmesine izin vermiyordu.
Bir süre kimse konuşmadı.
Gerçek bir sessizlikti bu. İnsanların aynı anda düşündüğü, ama kimsenin ne düşüneceğini bilmediği türden.
Sonra Marceline konuştu.
Sesi sakin çıkıyordu ama o sakinliğin altında bir şeyler ölçüp tarttığı belliydi.
“Eğer gerçekten iki ceset gördüyseniz… Bay Walter bize neden sadece kaybolduklarını söylesin?”
Bu soru odanın içine düşer düşmez atmosfer daha da sıkıştı. Sanki birisi görünmez bir ağı daha da daraltmış gibiydi. Shila bu kez hemen cevap vermedi. Önce Logan’a baktı, sonra bana. Bakışlarında ilk defa net bir tereddüt vardı. Ama hâlâ tam olarak kabul etmiyordu.
Logan bir şey söylemeye çalıştı, dudakları aralandı ama kelime çıkmadı. Yutkundu. Gözlerini kaçırdı.
Marceline bu sırada pencereye yürüdü. Perdeyi aralayıp dışarı baktı. Karanlık ormanın içine uzun uzun baktı ama aslında baktığı şey orman mıydı, yoksa az önce duydukları mıydı belli değildi. “Ya yanlış gördüyseniz…” dedi yavaşça. “Ya da biri özellikle öyle görmenizi istediyse?”
Posted Jul 3, 2026, 6:15 PM UTC